Proforma Fatura – Ticari Defterlerin Delil Niteliği

 

Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Kararı
E:2018/4, K: 2018/80, T:24.01.2018

  • Proforma Fatura
  • Ticari Defterlerin Delil Niteliği

DAVA: Taraflar arasındaki “itirazın iptali” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda Denizli 1. Asliye Ticaret Mahkemesince davanın kabulüne dair verilen 29.06.2012 gün ve 2010/436 E., 2012/335 K. sayılı karar, davalı … Tekstil İth. İhr. Paz. San. ve Tic. AŞ. vekilinin temyizi üzerine Yargıtay 19. Hukuk Dairesinin 07.03.2013 gün ve 2012/14861 E., 2013/4278 K. sayılı kararı ile: 
(… Davacı vekili, davalı şirkete 10 adet fatura ile yurt dışından 206.489,22 kg. iplik satıldığını, toplam 547.374,14 USD tutarındaki alacağa karşılık 416,000 USD ödeme yapıldığını, bakiye 131.347,14 USD alacağın ödenmemesi üzerine, alacağın tahsili için başlatılan 2010/288 esas sayılı icra takibine itiraz edildiğini ileri sürerek itirazın iptalini talep ve dava etmiştir.

Davalı vekili, davacıdan 16/1 ve 20/1 kalitesinde iplik alımı için müracaat ettiklerini ve 07.10.2009 tarihli proforma fatura ile davacının 16/1 iplik için 1.92 USD 20/1 iplik için 1,88 USD ve toplam 416,000 USD fiyat bildirdiğini, teklifin kabul edilerek peşin ödeme yapıldığını, daha sonra yapılan fiyat artışının geçersiz olduğunu ve malın tam tesliminin gerçekleşmediğini beyan ederek davanın reddini istemiştir.
Mahkemece davacı yanca gönderilen ipliklere ilişkin faturaların davalı defterlerinde kayıtlı olduğu ve davacının 131.347,14 USD alacaklı bulunduğu gerekçesiyle davanın kabulüne karar verilmiş hüküm davalı vekilince temyiz edilmiştir.

Taraflar arasındaki akdi ilişki davacı yanca davalıya gönderilen 07.10.2009 tarihli proforma fatura ile kurulmuştur.

07.10.2009 tarihli proforma fatura içeriğine göre, davacı 16/1 iplik için 1.88 USD birim fiyat ve 160.000 kg teslimatın, 20/1 iplik için 1,92 USD birim fiyat ve 60,000 kg teslimatın, toplam 416,000 USD bedel ödendikten sonra yapılacağını bildirmiştir.

Davalı taraf kararlaştırılan fiyatlar üzerinden toplam 416,000 USD tutarı davacının bildirdiği Euro hesabına 16.11.2009 tarihli banka havalesi ile proforma faturasını ilgi tutarak göndermiş ve davacı ödemeyi teslim almıştır.

Davacı ödemeyi teslim aldıktan sonra proforma faturayla kurulan sözleşme uyarınca iplikleri 24.12.2009 tarihinden başlayarak 8 partide teslimata başlamıştır.

21.06.2010 tarihli teslimat sonrası 20/1 iplik 59.898,22 kg 16/1 iplik 146.556,80 kg. aldığı dolayısıyla sözleşme ile teslimi taahhüt edilen miktar henüz tamamlanmamıştır.

Açıklandığı üzere akdi ilişki peşin ödeme ve sonrasında malın teslimi şeklinde kurulmuş, davalı peşin ödemeyi gerçekleştirmiş olup davacı ise henüz teslimatı tamamlamamıştır.

Davacının gümrük belgeleri ekine eklediği faturalarda bildirdiği birim fiyatlar akdin birim fiyat yönünden değiştirildiği anlamına gelmez Çünkü ödeme peşin olarak yapılmış ve birim fiyat kesinleşmiştir.

Hal böyle olunca davacının fiyat farkı talep edemeyeceği dikkate alınarak davanın reddi gerekirken, sözleşmenin yorumunda hataya düşülerek yazılı şekilde karar verilmesi doğru görülmemiştir…)
gerekçesi ile oy çokluğuyla bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

HUKUK GENEL KURULU KARARI

Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki belgeler okunduktan sonra gereği görüşüldü:

Davacı vekili müvekkili ile davalı arasında kadre ipliği alımına ilişkin on ayrı satış ilişkisi çerçevesinde teslim edilen ve on adet faturaya bağlanan 547.374,14 USD değerindeki mal bedelinin 416.000 USD’lik bölümünün davalı şirketçe ödendiğini, bakiyesinin ödenmesi istendiğinde davalının birim fiyatın faturaya fazla yazıldığı yönünde itirazda bulunarak ödemeden kaçındığını, gönderilen ihtar sonrasında da bu kez malların bir kısmının teslim de edilmediğini gerekçe göstermeleri üzerine başlattıkları icra takibine haksız şekilde itiraz edildiğini ileri sürerek itirazın iptaline, takibin devamına ve davalının %40’tan aşağı olmamak üzere icra inkâr tazminatı ile sorumlu tutulmasına karar verilmesini talep ve dava etmiştir.

Davalı vekili davacı ile müvekkili arasında tek bir sözleşme ilişkisinin söz konusu olduğunu, davacı şirketin 16.11.2009 tarihli proforma fatura ile bildirdiği birim satış değerleri üzerinden toplam 220 ton iplik bedeli olan 416.000 USD’nin 16.11.2009 tarihinde davacıya ödendiğini, proforma faturada gösterilen bedelin müvekkilince kabul edilip sözleşme bedelinin aynı gün peşinen ödenmesi ile sözleşmenin kurulduğunu ve davacının teslim yükümlülüğünün doğduğunu, buna rağmen davacının hâlen mal teslimini tamamlamadığını, teslim ettiği ipliklerle ilgili kesilen faturaları proforma faturadaki birim fiyatları üzerinden tanzim eden davacının kalan mallarla ilgili faturaları ise kötü niyetle anlaşmaya aykırı şekilde yüksek değer üzerinden düzenlediğini, yurt dışı merkezli müvekkil şirketin kalan malların teslim edilmemesinden çekindiği için fatura içerikleri üzerinde durmadığını ve davacının bu müzayaka hâlinden istifade etmek gayretinde olduğunu savunarak davanın reddini istemiştir. 

Mahkemece proforma faturanın gerçek anlamda fatura niteliği taşımayan ön akit niteliğinde bir belge olduğu, davalının davacı tarafça gönderilen ve proforma faturadan farklı birim fiyatlar içeren faturalara Türk Ticaret Kanunu’nun 23’üncü maddesi ikinci bendinde öngörülen sürede itiraz etmediği ve emtiayı bu bedeller üzerinden gümrükten çekip ticari defterlerine işlediği, bu nedenle davalının düzenlenen faturadaki fiyatları kabul etmiş sayılacağı gerekçesiyle davanın kabulüne, itirazın iptali ile takibin devamına ve davalı borçludan takip konusu asıl alacağın %40’ı oranında icra inkâr tazminatının tahsiline karar verilmiştir. 

Davalı vekilinin temyiz itirazları üzerine Özel Dairece hüküm, karar başlığında yazılı gerekçelerle ve oy çokluğu ile bozulmuştur.
Bozma kararına karşı yerel mahkeme ilk kararındaki gerekçelere dayanarak direnmiş, direnme kararı davalı vekili tarafından temyiz edilmiştir.

Direnme yolu ile Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; proforma faturada yazılı mal bedelinin alıcı tarafça tümden ve peşinen ödenmesi üzerine kısım kısım mal teslimi yapan satıcının proforma faturada gösterilen birim değerden fazlasını fatura ettiği olayda sözleşmenin hangi anda kurulmuş sayılacağı, burada varılacak sonuca göre sözleşmeye aykırı şekilde bedel istendiği iddiasında bulunarak ödemeden kaçınan alıcı davalının bu faturalara süresinde itiraz etmemiş ve fakat bu faturaları kendi ticari defterlerine kaydetmiş olmasının hukuki sonuçlarının ne olacağı noktasında toplanmaktadır.

Uyuşmazlığın çözümü için proforma faturanın hukuki niteliği, faturanın delil olma özelliği mahiyeti ve faturaya itirazın hukuki sonuçları ile ticari defter kayıtlarının ispat etkisi üzerinde durulmalıdır. 

Bilindiği gibi sözleşme ilişkisi, sözleşmenin esaslı unsurları üzerinde tarafların karşılıklı ve birbirine uygun iradelerinin birleşmesi ile kurulur (BK m.1/I ve 2/I; TBK m.1/I ve 2/I). Bunun için de sözleşmenin taraflarından birinin teklifinin (icabının, önerisinin) diğeri tarafından kabul edilmesi yeterlidir. Sözleşmenin esaslı olmayan unsurlarının (ikincil hususların) bu aşamada kararlaştırılması şart değildir, bir diğer deyişle bunların kararlaştırılmamış olması hâlinde dahi sözleşme kurulmuş sayılır. Ticari teamülde de sözleşmeler tarafların çeşitli kanalları kullanarak icap ve kabul iradelerini birbirine iletmeleri ile kurulmaktadır. 

Proforma fatura gerek (sözleşmenin akdedildiği tarihte yürürlükte bulunan 6762 s.) Türk Ticaret Kanunu (m.23) ve gerek Vergi Usul Kanunu (m.229 vd) anlamında bir fatura olmayıp, satıcının, satım konusu malın niteliklerini ve özellikle satış tutarını gösterdiği bir metindir (aynı yönde HGK, 14.11.1970 gün ve 1966/T-1586 E., 1970/619 K.). Yukarıda gösterilen ilkeler çerçevesinde bu metin sadece sözleşmenin asli unsurlarını gösteriyor ve karşı yanın (alıcının) karşı tekliflerinin de dikkate alınabileceği yönünde açıklık içeriyor veya bunun mümkün olduğu metinden anlaşılıyorsa, borçlar hukuku bakımından “icaba davet” sayılabilirken; satım sözleşmesine konu malın niteliklerine ve semenin tartışmasız, net tutarı gibi asli ve teslim yer ve şekli ile ödeme koşulları gibi tali tüm unsurları içeriyor ve alıcının karşı tekliflerini sunmasına imkân vermiyorsa “icap” sayılabilir (bkz. Ünal, O. K.: Fatura ve İspat Kuvveti, 4.b., Ankara 2006, s.33 vd.).

Metnin bu ilkeler çerçevesinde değerlendirilmesi üzerine icaba davet niteliğindeki bir proforma fatura bakımından alıcının iradesini açıklaması “icap=öneri” sayılır; oysa proforma fatura tam anlamıyla icap niteliğinde ise alacaklının iradesini açıklaması ile sözleşme kurulmuş sayılmalıdır. 

Sınırlı biçimde sayılmış birkaç sözleşme türü dışında, icap ve kabulün mutlak suretle sarih bir irade açıklaması yolu ile yapılması şart değildir. Gönderilmiş malın alınıp kabul edilmiş ya da tüketilmiş olması, bedelinin ödenmesi, hizmetin kullanılması gibi davranışlar da sözleşmenin kuruluşunu sağlayan irade açıklamaları olarak yorumlanabilmektedir. 

Fatura ise proforma faturadan farklı olarak sözleşmenin bağıtlanması sürecinde değil ifası sürecinde düzenlenen bir belgedir. Nitekim (sözleşmenin akdedildiği tarihte yürürlükte bulunan 6762 s.) Türk Ticaret Kanunu’nun 23’üncü maddesinde ticari işletmesi icabı bir mal satmış veya imal etmiş veyahut bir iş görmüş yahut bir menfaat temin etmiş olan tacirin, diğer tarafın talebi üzerine bir fatura düzenlemek ve bedeli ödenmiş ise bunu da faturada göstermek zorundadır (benzer şekilde VUK.m.229). 

Fatura sadece sözleşmenin ifası ile ilgili olmayıp, gerek vergi sorumluluğu bakımından kamu hukuku ile ve gerek ispat yükünün belirlenmesi bakımından usul hukuku ile de ilgisi mevcuttur. Nitekim 6762 sayılı Türk Ticaret Kanunu’nun 23’üncü maddesinin ikinci fıkrasında, bir faturayı alan kimsenin, bunu aldığı tarihten itibaren sekiz gün içinde içeriği hakkında bir itirazda bulunmamış olması hâlinde, bunun içeriğini kabul etmiş sayılacağına dair bir adi kanuni karine öngörülmüştür. Aksi ispat edilebilen bu kanuni karine çerçevesinde faturayı tebliğ alan fakat yasal süresi içinde itiraz etmeyen alıcı, faturada gösterilen mal veya hizmeti teslim aldığını ve faturada yazılı tutardan sorumlu olduğunu kabul etmiş sayılır. Faturaya itiraz hâlinde ispat yükü yer değiştirir ve bu kez satıcı veya hizmet sağlayıcısı o miktarda mal ve hizmeti teslim ettiğini ve bedelin faturada yazılı olduğu tutar kadar olduğunu ispat yükü altına girer. 

Ticari defterlerin delil niteliğine gelince; bu husus taraflar arasındaki sözleşmenin bağıtlandığı, faturaların düzenlendiği, malın teslim edildiği ve icra takibi ile eldeki davanın açıldığı tarihte yürürlükte bulunan 6762 sayılı Türk Ticaret Kanunu’nun 82’nci ve izleyen maddelerinde düzenlenmiştir. Anılan Kanun’un 84’üncü maddesinde, kanuna uygun olarak veya olmayarak tutulmuş olan ticari defterlerin içeriğinin, sahibi ve halefleri aleyhinde delil sayılacağı açıkça yazılmıştır. Daha sonra 01.07.2012 günü yürürlüğe giren 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu’nda ticari defterlerin delil niteliği hakkında düzenleme getirilmemiş, onun yerine 01.10.2011 tarihinde yürürlüğe giren 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 222’nci maddesinde bu yönde düzenleme yapılmıştır. 

Bu açıklama ve ilkeler ışığında somut olaya dönüldüğünde;

Davacı satıcı 16.11.2009 tarihli proforma fatura ile iki kalem malın birim satış fiyatı, miktarı ve toplam tutarı ile malın menşeini, yükleme yer ve tarihi ile teslim biçimini belirtmiş ve ödeme için IBAN ve SWIFT bilgilerini göstermiştir. Davalı alıcı aynı gün bu teklifi kabul ederek proforma faturada yazılı tutarı peşin olarak satıcıya transfer etmiştir. Bu hâliyle proforma faturanın icap (=öneri) niteliğinde olduğu ve davalının kabulü ile, Özel Daire bozma kararında da belirtildiği üzere, taraflar arasında sözleşmenin kurulduğu kabul edilmelidir. 
Süreç içinde davacı satıcı sözleşme konusu emtiayı partiler hâlinde davalı alıcıya göndermiş ve farklı birim fiyatlar üzerinden düzenlediği faturaları da teslim etmiştir. Davalı alıcı bu faturalara itiraz etmediği gibi bunları ticari defterlerine de kaydetmiştir. 

Proforma faturada belirtilen tutarın peşinen ödenmesinden sonra faturalarda farklı tutarların gösterilmesi, somut olay bakımından bedel bakımından yeni bir icap sayılır ve davalının buna itiraz etmeyerek faturayı defterine kaydetmesi de bu yeni bedel üzerinden sözleşmenin tadil edildiği anlamına gelir. 

Davalı alıcının aleyhinde girişilen icra takibinde gönderilen ödeme emrine yönelik 27.08.2010 tarihli itirazında proforma faturadaki teklif bedelleri derhal ödenmekle sözleşme bu birim değerler üzerinden kurulduğunu, bu fiyatlara göre de hâlen eksik mal tesliminin söz konusu olduğunu, ne var ki satıcı tarafın anlaşmaya aykırı yeni faturalar düzenlemesini hile (aldatma) niteliğinde olduğunu ileri sürmüştür. Ancak yukarıdan beri yapılan açıklamalar çerçevesinde davalının faturalara itiraz etmeyerek defterlerine de kaydetmesi ile benimsediğini gösterdiği, yeni tutarlar bakımından takibe yönelik itirazının yerinde olmadığı anlaşılmaktadır. 

Sonuç olarak somut olay bakımından, icap (=öneri) niteliğinde sayılan proforma faturada yazılı mal bedelinin alıcı tarafça tümden ve peşinen ödenmesi ile sözleşmenin kurulmuş sayılacağı, bunun üzerine kısım kısım mal teslimi yapan satıcının proforma faturada gösterilen birim değerden fazla tutarlarla düzenlediği faturaların itiraz edilmeyerek ticari defterlere kaydı ile sözleşmenin bu yeni tutarlar üzerinden tadil edildiğinin kabulü ve alıcının bu miktarlardan sorumlu tutulması gerektiği sonucuna varılmıştır. 
Hâl böyle olunca, yerel mahkemece verilen direnme kararı usul ve yasaya uygundur. 

Ne var ki, Özel Dairece bozma nedenine göre davalı … Tekstil İth. İhr. Paz. San. ve Tic. AŞ. vekilinin mahkemece hükmolunan icra inkâr tazminatına ilişkin temyiz itirazları incelenmediğinden bu konuda inceleme yapılmak üzere dosya Özel Daireye gönderilmelidir. 
SONUÇ: Davalı … Tekstil İth. İhr. Paz. San. ve Tic. AŞ. vekilinin diğer temyiz itirazlarının reddine, adı geçenin icra inkâr tazminatına ilişkin temyiz itirazlarının incelenmesi için dosyanın 19. HUKUK DAİRESİNE GÖNDERİLMESİNE, 24.01.2018 gününde oy birliği ile karar verildi.

Yönetim Kurulu Üyelerinin İbra Edilmemesi

Yargıtay 11. Hukuk Dairesi Kararı
E:2015/13056, K: 2017/1271, T:06.03.2017

DAVA: Taraflar arasında görülen davada Ankara 11. Asliye Ticaret Mahkemesi’nce verilen 09/04/2015  tarih ve 2014/1149-2015/193 sayılı kararın Yargıtayca incelenmesi davacı vekili tarafından istenmiş ve temyiz dilekçesinin süresi içinde verildiği anlaşılmış olmakla, dava dosyası için Tetkik Hakimi S.E. tarafından düzenlenen rapor dinlendikten ve yine dosya içerisindeki dilekçe, layihalar, duruşma tutanakları ve tüm belgeler okunup, incelendikten sonra işin gereği görüşülüp, düşünüldü:
Davacı vekili; müvekkilinin davalı şirketin kuruluş tarihinden itibaren yönetim kurulu başkanı olarak görev yaptığını, ancak davalı şirketteki paylarını 16/01/2014 tarihinde devrederek şirketten ayrıldığını, davalı şirket tarafından 27/08/2014 günü yapılan 2013 yılına ilişkin genel kurulda müvekkilinin de aralarında bulunduğu eski yönetim kurulu üyelerinin ibra edilmemelerine karar verildiğini, alınan bu kararın denetim organından rapor alınmaması nedeniyle usulsüz olduğunu, bilanço kar ve zarar hesaplarının tasdik edilmesine rağmen bu kararın alındığını, alınan kararın dürüstlük kurallarına aykırı olduğunu ileri sürerek davalı şirketin 27/08/2014 tarihinde yapılan genel kurulunda alınan ibra edilmemeye ilişkin (6) numaralı kararın iptaline karar verilmesini talep ve dava etmiştir.
Davalı vekili; müvekkili şirketin 27/08/2014 tarihli genel kurulunda davacı hakkında sorumluluk davası açılması hususunda karar verilmediğini ve davacı hakkında sorumluluk davası açılmadığını, bu sebeple davacının ibra edilmemesine dair genel kurul kararını dava etme hakkı bulunmadığını savunarak davanın reddini istemiştir.
Mahkemece, iddia, savunma ve tüm dosya kapsamına göre; davalı şirketin 27/08/2014 tarihinde yapılan genel kurulunda davacının hakkında sorumluluk davası açılması yönünde herhangi bir karar alınmadığı, ibra kararının tek başına uygulanabilir bir karar niteliğinde olmadığı ve bu kararın yalnızca sorumluluk davasının dayanağı durumunda olduğu, bu nedenle yönetim kurulu üyelerinin ibra edilmemelerine ilişkin genel kurul kararlarının iptalinin ancak yönetim kurulu üyeleri hakkında sorumluluk davası açılması ile mümkün olacağı, ibra edilmeyen yönetim kurulu üyeleri hakkında sorumluluk davası açılmadıkça ve önceki bir aşamada böyle bir dava açmanın mümkün olmadığı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir.
Kararı, davacı vekili temyiz etmiştir.
KARAR: Dava dosyası içerisindeki bilgi ve belgelere, mahkeme kararının gerekçesinde dayanılan delillerin tartışılıp, değerlendirilmesinde usul ve yasaya aykırı bir yön bulunmamasına göre, davacı vekilinin tüm temyiz itirazları yerinde değildir.
SONUÇ: Yukarıda açıklanan nedenlerden dolayı, davacı vekilinin bütün temyiz itirazlarının reddiyle usul ve kanuna uygun bulunan hükmün ONANMASINA, aşağıda yazılı bakiye 3,70 TL temyiz ilam harcının temyiz eden davacıdan alınmasına, 06/03/2017 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

Acente – Denkleştirme Tazminatı

Yargıtay 11. Hukuk Dairesi Kararı
E:2015/13042, K: 2017/1342, T:07.03.2017

DAVA: Taraflar arasında görülen davada İstanbul 13. Asliye Ticaret Mahkemesi’nce verilen 18/06/2015 tarih ve 2013/306-2015/469 sayılı kararın Yargıtayca incelenmesi davalı ve davacı vekili tarafından istenmiş ve temyiz dilekçesinin süresi içinde verildiği anlaşılmış olmakla, dava dosyası için Tetkik Hakimi O.U. tarafından düzenlenen rapor dinlendikten ve yine dosya içerisindeki dilekçe, layihalar, duruşma tutanakları ve tüm belgeler okunup, incelendikten sonra işin gereği görüşülüp, düşünüldü:

Davacı vekili; müvekkili ile davalı arasında 01.06.2001 tarihinde acentelik sözleşmesi akdedildiğini, sözleşme gereği gibi yerine getirilmekte iken davalı tarafça Ankara 18. Noterliğinin 18.09.2012 tarih ve 26645 yevmiye nolu fesihname ve azilnamesi ile acentelik sözleşmesinin haksız ve usulsüz olarak feshedildiğini, haksız fesih nedeniyle gelir kaybına uğradığını ve portföy tazminatını hak ettiğini, haksız ve usulsüz fesih sebebiyle meydana gelen gelir kaybı için 2.500,00 TL, portföy tazminatı için 5.000,00 TL olmak üzere şimdilik toplam 7.500,00-TL’nin 01.06.2001 tarihinden itibaren işleyecek değişen oranlarda avans faizi ile birlikte davalıdan tahsiline karar verilmesini talep ve dava etmişlerdir.
Davalı vekili; acentelik sözleşmesinin haklı sebeplerle feshedildiğini, sözleşmede feshin hangi hallerde yapılacağının kararlaştırıldığını, bu çerçevede sözleşmenin “…zararlı portföy…” sebebi ile feshedildiğini beyanla davanın reddini talep etmiştir.
Mahkemece tüm dosya kapsamına göre; taraflar arasındaki feshin olağan fesih olduğu, davacının aracılık yaptığı sözleşmelerden bir kısmının davalı acentelerince yenilendiği, bu nedenle davalının yeni müşterilerle gelir elde etmeye devam ettiği, davacının bu fesih nedeniyle bu yenilemelerden gelir elde edemediği, haklı feshin olmadığı, haklı fesih olmadığı için davacı tarafın bu nedenlerle portföy tazminatının talep edilebileceği gerekçesiyle davanın kısmen kabulüne karar verilmiştir.
Kararı davalı ve davacı vekili temyiz etmiştir.
KARAR: 1-Dava dosyası içerisindeki bilgi ve belgelere, mahkeme kararının gerekçesinde dayanılan delillerin tartışılıp, değerlendirilmesinde usul ve yasaya aykırı bir yön bulunmamasına, keşide edilen 18.09.2012 tarihli ihtarname ile davacı acenteye verilen vekaletlerden azil suretiyle derhal fesih hakkının kullanıldığı, taraflar arasındaki acentelik sözleşmesinin 25. maddesinde derhal fesih koşullarının kararlaştırıldığı ancak davalı tarafça söz konusu fesih koşullarının haklı bir nedene dayalı fesih bildirimi olduğunun kanıtlanamaması nedeniyle, işbu davada mahkemenin süreli fesihte bulunduğu ve feshin yıl sonu itibariyle gerçekleştiği, davanın açılış tarihi itibariyle hak düşürücü süre içinde açıldığına dair gerekçesi yerinde değilse de; acentelik sözleşmesinin 25. maddesine dayalı olarak keşide edilen 18.09.2012 tarihli ihtarnamenin PTT tebliğ belgesindeki barkod numarası itibariyle yapılan incelemede ihtarnamenin davacıya 28.09.2012 tarihinde tebliğ olunduğu, işbu davanın 27.09.2013 tarihi itibariyle hak düşürücü süre içinde açıldığının anlaşılmasına göre, davalı vekilinin aşağıdaki bendin kapsamı dışında kalan diğer temyiz itirazlarının reddi gerekmiştir.
2-Dava, acentelik sözleşmesinin haksız feshinden kaynaklanan portföy tazminatı alacağıdır. Taraflar arasındaki acentelik sözleşmesinin yenilenmeyeceğine dair sözlü bildirimin yapıldığı tarihten sonra ve 18.09.2012 tarihli fesih ihbarının yapıldığı tarihe kadar geçen sürede davacı acentenin portföyündeki sigorta poliçelerini dava dışı sigorta şirketlerine yönlendirdiği mahkemenin de kabulündedir. 6102 sayılı TTK’nın 122/1-a maddesi uyarınca sözleşme ilişkisinin sonlanmasından sonra da davalı şirket önemli menfaatler elde ediyorsa davacı acente uygun bir denkleştirme tazminatı isteyebilir. Yukarıda belirtildiği üzere davacı acentenin portföyündeki poliçelerini acentelik sözleşmesinin son bulmasından önce başka sigorta şirketlerine kaydırdığı dikkate alınarak TTK 122. maddesi uyarınca davacının denkleştirme tazminatını talep edip edemeyeceğinin tartışılmaksızın eksik incelemeyle hüküm tesisi davalı lehine bozmayı gerektirmiştir.
3-Bozma sebep ve şekline göre davacı vekilinin temyiz itirazlarının bu aşamada incelenmesine gerek görülmemiştir.
SONUÇ: Yukarıda 1 nolu bende açıklanan nedenlerele davalı vekilinin sair temyiz itirazlarının reddine,  2 nolu bentte açıklanan nedenlerle kararın davalı lehine   BOZULMASINA, 3 nolu bentte açıklanan nedenlerle davacı vekilinin temyiz itirazlarının bu aşamada incelenmesine yer olmadığına, ödedikleri peşin temyiz harcın istekleri halinde temyiz edenlere iadesine, 07/03/2017 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

Ek Tasfiye – İhya

Yargıtay 11. Hukuk Dairesi Kararı
E:2015/13247, K: 2017/1344, T:07.03.2017

DAVA: Taraflar arasında görülen davada Bursa 1. Asliye Ticaret Mahkemesi’nce bozmaya uyularak verilen 03/06/2015 tarih ve 2015/141-2015/575 sayılı kararın Yargıtayca incelenmesi davalı İ.B. vekili tarafından istenmiş ve temyiz dilekçesinin süresi içinde verildiği anlaşılmış olmakla, dava dosyası için Tetkik Hakimi O.U. tarafından düzenlenen rapor dinlendikten ve yine dosya içerisindeki dilekçe, layihalar, duruşma tutanakları ve tüm belgeler okunup, incelendikten sonra işin gereği görüşülüp, düşünüldü:
Davacı vekili; davalı şirket çalışanının geçirmiş olduğu iş kazası nedeniyle kendisine ödenen tazminatın rücuen tahsili amacıyla açılan davada, şirketin tasfiyesinin sonuçlanarak terkin edildiğinden bahisle şirket ihyası davası açılması için kendilerine yetki ve süre verildiğini, şirket hakkında açılan davanın görülebilmesi için şirketin ihyasına karar verilmesini talep ve dava etmiştir.
Davalı sicil müdürlüğü vekili; davada yasal hasım olduklarını, yargılama harç ve masraflarından muaf bulunduklarını savunmuştur.
Davalı İ.B. vekili; şirket tasfiye memuru olan müvekkili işlemlerinin usul ve kanuna uygun bulunduğunu, tasfiyenin usulüne uygun sonuçlandırıldığını savunarak davanın reddini istemiştir.
Mahkemece tüm dosya kapsamına ve uyulan bozma ilamına göre; davada davalı olarak gösterilen  …. Gıda Ltd. Şti’nin ticaret sicilinden terkin edildiği ve tüzel kişiliğinin sona ermesi nedeniyle şirkete de husumet yöneltilmesi doğru olmadığı, bu nedenle davalı şirketin taraf ehliyeti olmadığı, davalı şirket yönünden davanın usulden reddedilmesi gerektiği, tasfiye edilen davalı şirketin, sigortalı işçisinin geçirdiği iş kazası nedeniyle davacı SGK tarafından açılan rücu davasının görülebilmesi için şirketin ihyası gerektiği, TTK’nın 547/2. maddesine göre ticaret sicilinden terkin edilen şirketin tasfiye işlemlerinin eksik bırakıldığının anlaşılması halinde ek tasfiye işlemleri sonuçlandırılıncaya kadar şirketin yeniden ticaret siciline kaydı gerektiğinden ve ayrıca ek tasfiye işlemlerinin yapılması için son tasfiye memurlarından bir veya birkaçının tasfiye memuru olarak atanması ve bu durumun Ticaret Sicil Müdürlüğü’nce tescil ve ilanına karar verilmesi gerektiği nedenleriyle şirketin ihyasına ve son tasfiye memurunu olan İ.B.’ın tasfiye memuru olarak atanmasına karar verilmiştir.
Kararı davalı İ.B. vekili temyiz etmiştir.
KARAR: Dosyadaki  yazılara, mahkemece uyulan bozma kararı gereğince hüküm verilmiş olmasına ve delillerin takdirinde bir isabetsizlik bulunmamasına göre, davalı İbrahim Baran vekilinin bütün temyiz itirazları yerinde değildir.
SONUÇ: Yukarıda açıklanan nedenlerden dolayı, davalı İbrahim Baran vekilinin bütün temyiz itirazlarının reddiyle usul ve kanuna uygun bulunan hükmün ONANMASINA, aşağıda yazılı bakiye 3,70 TL temyiz ilam harcının temyiz eden davalı İbrahim Baran’dan alınmasına, 07.03.2017 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

Zayi Belgesi – Dava Açma Süresi

Yargıtay 11. Hukuk Dairesi Kararı
E:2015/13372, K: 2017/1346, T:07.03.2017

DAVA: Hasımsız olarak görülen davada Antalya 1. Asliye Ticaret Mahkemesi’nce verilen 22/09/2015 tarih ve 2015/790-2015/700 sayılı kararın Yargıtayca incelenmesi davacı vekili tarafından istenmiş ve temyiz dilekçesinin süresi içinde verildiği anlaşılmış olmakla, dava dosyası için Tetkik Hakimi O.U. tarafından düzenlenen rapor dinlendikten ve yine dosya içerisindeki dilekçe, layihalar, duruşma tutanakları ve tüm belgeler okunup, incelendikten sonra işin gereği görüşülüp, düşünüldü:
Davacı vekili; müvekkilini Akdeniz Sanayi Sitesi’nde bulunan şubesinden şirketin 2013 yılına ait gelir ve gider faturalarının, 2013 yılı yevmiye defterinin, şirket çalışanı Y.A. tarafından 07 … 13 plakalı araç ile şirketin Aksu’da bulunan merkezine götürülmeye çalışılırken aracın yandığını, polise ve itfaiyeye haber verilerek yangının söndürüldüğünü, yangının çıkış nedeninin belirlenemediğini, ancak söz konusu belgelerin araç içinde yandığını, yangın sonrasında mahkememizin 2015/285 D. İş sayılı dosyası ile tespit yapıldığını, söz konusu belgelerin tamamen yanmış ve kullanılamaz halde olduğunun tespit edildiğini beyanla, yanan resmi belge, defter ve evraklarla ilgili zayi belgesi verilmesine karar verilmesini talep ve dava etmiştir.
Mahkemece; davanın TTK’nın 82/7. maddesine göre zayii belgesi verilmesine dair dava olduğu, davacının ziyaı öğrendikten sonra 15 gün içerisinde iptal davası açması gerektiği, somut olayda davacının zıyaı 04/03/2015 tarihinde öğrendiği, yasal süre geçtikten sonra 21/08/2015 tarihinde davanın açıldığı ayrıca ticari defter ve belgelerin muhafaza  edileceği yerin şirket merkezi olması gerektiği, davacının TTK’nun 82. maddesi uyarınca defterlerin saklanmasında gerekli dikkat özen ve ihtimamı göstermediği gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir.
Kararı davacı vekili temyiz etmiştir.
KARAR: Dava dosyası içerisindeki bilgi ve belgelere, mahkeme kararının gerekçesinde dayanılan delillerin tartışılıp, değerlendirilmesinde usul ve yasaya aykırı bir yön bulunmamasına göre, davacı vekilinin tüm temyiz itirazları yerinde değildir.
SONUÇ: Yukarıda açıklanan nedenlerden dolayı, davacı vekilinin bütün temyiz itirazlarının reddiyle usul ve kanuna uygun bulunan hükmün ONANMASINA, aşağıda yazılı bakiye 3,70 TL temyiz ilam harcının temyiz eden davacıdan alınmasına, 07/03/2017 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

Mevduat – Bankanın İade Yükümlülüğü

Yargıtay 11. Hukuk Dairesi Kararı
E:2015/13404, K: 2017/1319, T:07.03.2017

DAVA: Taraflar arasında görülen davada İstanbul 11. Asliye Ticaret Mahkemesi’nce verilen 02/07/2015 tarih ve 2014/529-2015/537 sayılı kararın Yargıtayca incelenmesi davacı vekili tarafından istenmiş ve temyiz dilekçesinin süresi içinde verildiği anlaşılmış olmakla, dava dosyası için Tetkik Hakimi R.T. tarafından düzenlenen rapor dinlendikten ve yine dosya içerisindeki dilekçe, layihalar, duruşma tutanakları ve tüm belgeler okunup, incelendikten sonra işin gereği görüşülüp, düşünüldü:
Davacı vekili, müvekkili banka müşterisi olan davalı tarafından internet şubesi kullanmak suretiyle hesaplarından yapılan para aktarımlarının iadesi için aleylerine icra takibi başlattığını, ödeme emrine süresi içerisinde itirazda bulunamadıkları için takibin kesinleştiğini, takibin somut bir dayanağı bulunmayıp, müvekkilinin işlemlerinden değil davalı ve 3. kişilerin eylem ve işlemlerine konu olduğunu, yapılan işlemlerin müvekkili dışında gerçekleşen internet dolandırıcılığı ile ilgili olduğundan müvekkilinin herhangi bir borcunun bulunmadığını ileri sürerek, davalıya borçlu olmadığının tespiti ile icra baskısı altında yapmak zorunda kalabilecekleri ödemenin istirdadını talep ve dava etmiştir.
Davalı vekili, müvekkilinin davacı banka şubesindeki hesabının dışarıdan müdahale sonucu çeşitli kişilere yapılan para transferleri ile boşaltıldığını, meydana gelen olay nedeniyle müvekkilinin şikayetçi olup, suç duyurusunda da bulunduğunu, müvekkili zararından internet bankacılığı hizmetini sunan davacı bankanın sorumlu olduğunu savunarak, davanın reddi ile davalı aleyhine %40’dan aşağı olmamak üzere tazminata hükmedilmesini talep etmiştir.
Mahkemece iddia, savunma, toplanılan deliller, bilirkişi raporu ve tüm dosya kapsamına göre, bankaların birer güven kuruluşları olup, kendilerine  tanınan ayrıcalıklar ve aynı zamanda  uzman kuruluşlar olmaları nedeniyle basiretli tacir olmanın da ötesinde yükümlülükleri bulunduğu, mevduat sahiplerinin mevduatlarını Bankalar Kanunu gereğince geri almasının sınırlandırılamayacak olması nedeniyle  bankaların kendilerine yatırılan paraları istenildiğinde veya belli bir vadede ayni veya nispi olarak iade etmesi gerektiği zira, mevduatların ödünç ile usulsüz tevdi sözleşmelerinin niteliklerini taşıyan sözleşmelere konu olduğu, buna göre de TBK’nın  386 ve 387. maddelerindeki ödünç alanın akdin sonunda ödünç verilen parayı iade yükümlülüğünün bulunması ve yine,  usulsüz tevdi hükümlerini düzenleyen TBK’nın 572.  maddesi gereğince de bankanın kendisine tevdi edilen mevduatı kullandığı, bu haliyle de zarardan sorumlu olduğu, bankanın sorumluluktan ancak davalının kasti veya kötü niyetli hareketlerinin zarara sebebiyet verdiğini ispatlayarak kurtulabileceği, davacı tarafça bu yönde her hangi bir delil ibraz edilemediği, gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir.
Kararı, davacı vekili temyiz etmiştir.
KARAR: Dava dosyası içerisindeki bilgi ve belgelere, mahkeme kararının gerekçesinde dayanılan delillerin tartışılıp, değerlendirilmesinde usul ve yasaya aykırı bir yön bulunmamasına göre, davacı vekilinin tüm temyiz itirazları yerinde değildir.
SONUÇ: Yukarıda açıklanan nedenlerden dolayı, davacı vekilinin bütün temyiz itirazlarının reddiyle usul ve kanuna uygun bulunan hükmün ONANMASINA, aşağıda yazılı bakiye 3,70 TL temyiz ilam harcının temyiz edenden alınmasına, 07.03.2017 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

Kredi Kartının Yurt Dışına Ait Olması – Hesaba Bloke Konulması

Yargıtay 11. Hukuk Dairesi Kararı
E:2015/13625, K: 2017/1323, T:07.03.2017

DAVA: Taraflar arasında görülen davada Samsun Asliye Ticaret Mahkemesi’nce verilen 17/09/2015 tarih ve 2014/1393-2015/705 sayılı kararın Yargıtayca incelenmesi davalı vekili tarafından istenmiş ve temyiz dilekçesinin süresi içinde verildiği anlaşılmış olmakla, dava dosyası için Tetkik Hakimi R.T. tarafından düzenlenen rapor dinlendikten ve yine dosya içerisindeki dilekçe, layihalar, duruşma tutanakları ve tüm belgeler okunup, incelendikten sonra işin gereği görüşülüp, düşünüldü:
Davacı vekili, müvekkilinin …. Kimya Sanayi unvanı ile çamaşır suyu, tuz ruhu ve plastik bidon  imalatı, temizlik malzemeleri satışı yaptığını, 05/08/2014 tarihinde dava dışı Gürcistan uyruklu A.N. isimli bir kişinin müşteri olarak müvekkilinden 15.000,00 TL tutarında temizlik malzemesi satın aldığını ve satım bedelini yurt dışı kartı ile  davalı banka pos cihazının onay vermesi üzerine ödediğini ve müvekkilinin faturasını düzenleyerek malları anılan şahsa teslim ettiğini, davalının işleme konu kredi kartının sahte olduğundan bahisle müvekkiline ödeme yapmadığını oysa, müvekkilinin kartın sahte olup olmadığını bilebilecek durumda olmadığını ileri sürerek, 15.000,00 TL fatura bedelinden davalı bankanın komisyon tutarı olan 217,15 TL’nin düşülerek ödenmesi gereken 14.782,50 TL’nin taraflar arasındaki üye işyeri sözleşmesi uyarınca 06/08/2014 tarihinden itibaren ticari faiziyle davalıdan tahsilini talep ve dava etmiştir.
Davalı vekili, dava konusu işlem yabancı kredi kartı kullanılarak yapıldığı ve muhtemelen sahte kart ile gerçekleştirildiği için üye iş yeri sözleşmesinin 12.4 no’lu maddesi kapsamında iş yerine ait POS hesabına bloke konulduğunu, sahte kart ile gerçekleştirilmiş olan işlemlerden dolayı blokeye alınan tutar üzerindeki blokenin kaldırılması için uluslararası kart kuruluşları tarafından belirlenmiş olan 120 gün ilave olarak 30 gün sürelerin beklendiğini, yapılan işlemlerin  haksız olmadığını, kartın sahte olabilme ihtimaline karşın üye iş yeri sözleşmesi ve uluslararası kart kuruluşları tarafından esas alınan kurallar çerçevesinde usulüne uygun yapıldığını, müvekkilinin yasal süreler kapsamında hesaba bloke koyduğundan bu sürede faiz işlemeyeceğini, ters  ibraz prosedürü  gereği yasal olarak hesaba bloke konulduğunu, faiz isteminin de yerinde olmadığını savunarak, davanın reddini istemiştir.
Mahkemece iddia, savunma, toplanılan deliller, benimsenen bilirkişi raporu ve tüm dosya kapsamına göre, taraflar arasında post cihazı üyelik iş yeri sözleşmesi yapıldığı, 05/08/2014 tarihinde, 15.000,00 TL’lik işlem nedeniyle anılan sözleşmeye istinaden 217.50 TL komisyon ücretinin kesilmesinden sonra 14.782,50 TL’nin davacının hesabına geçirilmesi gerektiği ancak, bloke koyulmak suretiyle paranın hesaba geçirilmediği, mevzuata uygun provizyon alınmış bir işlemin sadece kredi kartının yurt dışına ait olması nedeniyle ters ibraz süresi sonuna kadar ödenmeyerek ilgili hesaba bloke konulmasının uygulamaya ve mevzuata uygun olmadığı, üye  iş yeri sözleşmesine göre post işlemlerinin banka komisyonları kesilerek, ertesi gün müşteri hesabına alacak geçirilerek ödemesi gerektiği gerekçesiyle, davanın  kabulü ile, 14.782,50 TL’nin 06/08/2014 tarihinden itibaren ticari faiziyle davalıdan tahsiline karar verilmiştir.
Kararı, davalı vekili temyiz etmiştir.
KARAR: Dava dosyası içerisindeki bilgi ve belgelere, mahkeme kararının gerekçesinde dayanılan delillerin tartışılıp, değerlendirilmesinde usul ve yasaya aykırı bir yön bulunmamasına göre, davalı vekilinin tüm temyiz itirazları yerinde değildir.
SONUÇ: Yukarıda açıklanan nedenlerden dolayı, davalı vekilinin bütün temyiz itirazlarının reddiyle usul ve kanuna uygun bulunan hükmün ONANMASINA, aşağıda yazılı bakiye 757,29 TL temyiz ilam harcının temyiz edenden alınmasına, 07/03/2017 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

Ayırt Edicilik – Fiyatları Geri Aldık

Yargıtay 11. Hukuk Dairesi Kararı
E:2015/13569, K: 2017/1391, T:08.03.2017

DAVA: Taraflar arasında görülen davada Ankara 4. Fikri ve Sınaî Haklar Hukuk Mahkemesi’nce verilen 06/07/2015 tarih ve 2014/271-2015/134 sayılı kararın Yargıtayca incelenmesi davacı vekili tarafından istenmiş ve temyiz dilekçesinin süresi içinde verildiği anlaşılmış olmakla, dava, 6100 sayılı Kanun’un geçici 3/2. maddesi delaletiyle uygulanması gereken HUMK 3156 sayılı Kanun ile değişik 438/1 maddesi hükmü gereğince miktar veya değer söz konusu olmaksızın duruşmalı olarak incelenmesi gereken dava ve işlerin dışında bulunduğundan duruşma isteğinin reddiyle incelemenin dosya üzerinde yapılmasına karar verildikten sonra dava dosyası için Tetkik Hakimi N.K.U. tarafından düzenlenen rapor dinlendikten ve yine dosya içerisindeki dilekçe, layihalar, duruşma tutanakları ve tüm belgeler okunup, incelendikten sonra işin gereği görüşülüp, düşünüldü:
Davacı vekili; müvekkili şirketin 2013/03456 başvuru sayılı “fiyatları geri aldık, 1000’den fazla üründe fiyatları geri aldık 31 Ocak 2013 tarihine kadar değiştirmiyoruz, Başka yerde aramayın… En çok tercih ettiğiniz ürünler indirim beklemeden Kipa’da!+şekil” markasını 35. sınıfta tescil ettirmek üzere başvuruda bulunduğunu, ancak söz konusu başvurunun TPE YİDK tarafından 556 sayılı KHK’nın 7/1-a hükmü uyarınca reddedildiğini, ret kararının hukuka aykırı olduğunu ileri sürerek  TPE YİDK 07.04.2014 tarih ve 2014-M-4936 sayılı kararının iptali, 14.01.2013 tarih ve 2013/03456 sayılı markanın tescil işlemlerine karar verilmesini talep ve dava  etmiştir.
Davalı TPE vekili; dava konusu ibarelerin bir işletmeyi hatırlatma veya garanti etme özelliklerinden daha ziyade yapılan iş, eylem veya sezonluk bir faaliyeti olan indirim faaliyetlerini hatırlattığını, “FIYATLARI GERİ ALDIK” ibaresinin ise YİDK kararında belirtildiği üzere ayırt edici nitelikten uzak bir şekilde metin içerisinde geçmiş olmasının “marka olmaya” yeterli nitelik katmadığını, tescili istenen kelime ve ibarelerin tüketici nezdinde markasal fonksiyonunu yerine getiremeyeceğini savunarak davanın reddini talep etmiştir.
Mahkemece, iddia, savunma, toplanan deliller ve tüm dosya kapsamına göre; dava konusu 2013/03456 sayılı markanın 556 sayılı KHK’nın 7/1-a maddesi uyarınca soyut ayırt edici niteliğinin bulunmadığından böylesi bir ibarenin ilgili tüketici nezdinde markasal algı yaratmasının mümkün olmadığı, kaynak gösterme ve ayırt edilme fonksiyonunun bulunmadığı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir.
Kararı davacı vekili temyiz etmiştir.
KARAR: Dava dosyası içerisindeki bilgi ve belgelere, mahkeme kararının gerekçesinde dayanılan delillerin tartışılıp, değerlendirilmesinde usul ve yasaya aykırı bir yön bulunmamasına göre, davacı vekilinin tüm temyiz itirazları yerinde değildir.
SONUÇ: Yukarıda açıklanan nedenlerden dolayı, davacı vekilinin bütün temyiz itirazlarının reddiyle usul ve kanuna uygun bulunan hükmün ONANMASINA, aşağıda yazılı bakiye 3,70 TL temyiz ilam harcının temyiz edenden alınmasına, 08/03/2017 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

Ayırt Edicilik – Turbo İnternet Paketi

Yargıtay 11. Hukuk Dairesi Kararı
E:2015/13593, K: 2017/1393, T:08.03.2017

DAVA: Taraflar arasında görülen davada Ankara 2. Fikri ve Sınaî Haklar Hukuk Mahkemesi’nce verilen 20/05/2015 tarih ve 2014/289-2015/184 sayılı kararın Yargıtayca incelenmesi davacı vekili tarafından istenmiş ve temyiz dilekçesinin süresi içinde verildiği anlaşılmış olmakla, dava dosyası için Tetkik Hakimi N.K. tarafından düzenlenen rapor dinlendikten ve yine dosya içerisindeki dilekçe, layihalar, duruşma tutanakları ve tüm belgeler okunup, incelendikten sonra işin gereği görüşülüp, düşünüldü:
Davacı vekili,  müvekkilinin 05.12.2012 tarihinde “TURBO İNTERNET PAKETİ” ibareli, 9, 35, 38, 41 ve 42. sınıf ürün ve hizmetleri içeren marka tescil başvurusunda bulunduğunu, başvurusunun Markalar Dairesi tarafından ayırt edici olmaması, vasıf bildirici olması ve ticaret alanında herkesin kullanımına açık adlandırma olduğu gerekçesiyle 556 sayılı KHK’nın 7.maddesinin a ve c bendi hükümleri uyarınca reddedildiğini, başvuru konusu işaretin ayırt ediciliğinin bulunduğunu, marka olabilme vasfının olduğunu, ticaret sırasında herkesin kullanımına açık bulunmadığını, tescil başvurusunun reddedilmesinin hukuka aykırı olduğunu ileri sürerek  YİDK kararının iptaline karar verilmesini talep ve dava etmiştir.
Davalı TPE vekili savunmasında, “TURBO İNTERNET PAKETİ” ibaresinin tescili talep edilen mal ve hizmetler için ayırt edici olmadığını, ticari hayatta yaygın kullanımı olan ve bilinen anlamıyla kullanıldığını, önemli olanın da markanın ortalama tüketici kitlesi tarafından algılanış biçimi olduğunu, günlük dilde ticari sahada herkes tarafından kullanılabilecek nitelikte olduğunu, işaretin bir bütün olarak bu anlamı taşıdığının yeterince açık ve anlaşılır olduğunu, marka algısı yaratmadığını, ayırt etme koşulunu sağlayamayacağını, kullanımla ayırt edicilik kazandığı olgusunun ispat edilemediğini, bu nedenle başvurunun 556 sayılı KHK’nın 7.maddesinin a ve c bendi hükümleri uyarınca reddinin hukuka uygun bulunduğunu savunarak davanın reddine karar verilmesini talep etmiştir.
Mahkemece, iddia, savunma ve dosya kapsamına göre; anılan ibarenin ayırt edicilik vasfının bulunmadığı, davacının TURBO ibareli birçok marka tescil başvurusunun kabul edilmiş olmasının, davacıya iş bu başvurunun tescili hakkı vermeyeceği gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir.
Kararı, davacı vekili temyiz etmiştir.
KARAR: Dava dosyası içerisindeki bilgi ve belgelere, mahkeme kararının gerekçesinde dayanılan delillerin tartışılıp, değerlendirilmesinde usul ve yasaya aykırı bir yön bulunmamasına göre, davacı vekilinin tüm temyiz itirazları yerinde değildir.
SONUÇ: Yukarıda açıklanan nedenlerden dolayı, davacı vekilinin bütün temyiz itirazlarının reddiyle usul ve kanuna uygun bulunan hükmün ONANMASINA, aşağıda yazılı bakiye 3,70 TL temyiz ilam harcının temyiz edenden alınmasına, 08/03/2017 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

Çek – Keşide Yerinin Kısaltılarak Yazılması

Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kurulu Kararı

E:1992/1, K:1992/5, T: 14.12.1992

  • Çek
  • Keşide Yerinin Kısaltılarak Yazılması

Özet

  • Çeklerde keşide yerinin, hiçbir duraksamaya yer vermeyecek şekilde anlaşılabilir olması koşulu ile kısaltılmış olarak yazılması halinde, çek sadece keşide yerinin kısaltılmış olarak yazılmış bulunması sebebiyle geçersiz sayılamaz.

DAVA VE KARAR: Avukat M____ C____`nun çeklerde keşide yeri kısaltılmış olarak yazılı bulunan durumlarda keşide yerinin gösterilmiş sayılıp sayılmıyacağı konusunda Yargıtay Altıncı Ceza Dairesi`nin kararları ile Yedinci Ceza Dairesi`nin kararları arasında aykırılık bulunduğundan bahisle bu aykırılığın içtihadı birleştirme yolu ile giderilmesi istemini içeren başvurusu üzerine, Yargıtay Birinci Başkanlık Kurulu`nca; Altıncı Ceza Dairesi`nin 10.10.1991 gün ve 5163/6353 sayılı kararında çekteki “İst” yazısının keşide yerini tam olarak ifade etmediği esasının benimsendiği; buna kaşılık Yedinci Ceza Dairesi`nin 20.12.1991 gün 9315/14690 sayılı kararında çekteki “İst” yazısını keşide yerini gösterir nitelikte kabul eden yerel mahkeme kararının onandığı, Onbirinci Hukuk Dairesi`nin 30.1.1987 gün ve 384/391 sayılı kararında da İstanbul yerine “İst” yazılmış olması keşide yerini gösterilmesi açısından yeterli sayıldığı saptandıktan sonra Altıncı Ceza Dairesi ile Yedinci Ceza Dairesi ve Onbirinci Hukuk Dairesi kararları arasındaki aykırılığın Yargıtay İçtihadı Birleştirme Büyük Genel Kurulu`nda giderilmesi gerektiğine karar verilmiş olmakla; Yargıtay İçtihadı Birleştirme Büyük Genel Kurulu 14.12.1992 günü toplanarak konuyu usul ve esas yönlerinden incelemiştir.

A – USUL YÖNÜNDEN YAPILAN İNCELEME
1 – Altıncı Ceza Dairesi`nin 20.2.1991 gün ve 8474/1305 sayılı kararında “… çekteki (İst) yazısının keşide yeri olarak kabulünün mümkün olmadığı, bu itibarla özel evrak sayılması gerektiği dikkate alınmadan Türk Ceza Kanunu`nun 345. maddesi yerine 342/I. maddesi ile ceza tayini…” 26.2.1991 gün ve 762/1556 sayılı kararında “… Çek metnindeki (Brs) harflerinin keşide yerini belirtemiyeceği gözetilmeden Türk Ceza Kanunu`nun 345. maddesi yerine 342/I. maddesiyle ceza tayini…” ve 10.10.1991 gün ve 5163/6353 Sayılı kararında “… keşide yerinin tam olarak çek üzerinde yazılmasında zorunluluk vardır. Olayımızda suça konu çekteki (İst) yazısının keşide yerini tam olarak ifade eder nitelikte bulunmadığı gözetilerek Türk Ceza Kanunu`nun 345., 80. maddeleri ile uygulama yapılması gerekirken 342., 80. maddeleriyle hüküm kurulmak suretiyle fazla ceza tayini…” denilmiş;

2 – Yedinci Ceza Dairesi`nin; 19.6.1990 gün ve 10791/7859 sayılı kararında “… keşide yeri ibaresinin altında bulunan (I.S.T.) harfleri İstanbul kelimesinin kısaltılmış şekli olup keşide yerini ifade ettiği cihetle… 3167 sayılı Kanunun 16. maddesine muhalefet suçunun oluştuğu…” denilmiş, 20.12.1991 gün ve 9315/14690 sayılı kararı ile çekteki (İst) kısaltmasını keşide yerini gösterir sayan yerel mahkeme hükmü onanmış;

3 – Onuncu Ceza Dairesi`nin; 24.3.1992 gün ve 1201/3020 sayılı kararında “…anılan çeklerde keşide yeri de (ANT) olarak belirlendiği, çek üzerindeki kaşe damgalardan Antalya olduğunun açıkça anlaşıldığı, bu nedenle yasal unsurlarının tamam olduğu…” ve 25.6.1992 gün ve 9575/7508 Sayılı kararında “…suç konusu çekteki (İst) kelimesinin İstanbul ilini temsil ettiği…” vurgulanmış;

4 – Onbirinci Hukuk Dairesi`nin; 30.1.1987 gün ve 384/391 sayılı kararında “… çekte keşideci kaşesi basılmış, kaşenin (…) ibaresinin altına matbu isimler arasına (İst) yazılmış bulunmasına ve keşide yeri gösterilmemiş olan çekin keşidecinin ad ve soyadı yanında yazılı yerde çekilmiş sayılacağına…” denilmiş;

5 – Onikinci Hukuk Dairesi`nin 27.10.1980 gün ve 6054/7719 sayılı kararında “… keşidecinin imzasının yanında (B.köy) kelimesinin bulunmasına ve bu kelimenin Bakırköy olarak kabul edilmesinin gerekmesine ve diğer koşulları da kapsaması nedeniyle belgenin çek niteliğinde olmasına…” denilmiş;

Olduğu görülmekle Altıncı Ceza Dairesi`nin kararları ile Yedinci ve Onuncu Ceza, Onbirinci ve Onikinci Hukuk Dairelerinin kararları arasında İçtihat aykırılığı bulunduğuna oybirliğiyle karar verildikten sonra esasın görüşülmesine geçilmiştir.

B – ESAS YÖNÜNDEN YAPILAN İNCELEME
Çek, Türk Ticaret Kanunu`na göre kıymetli evrak mahiyetinde bir kambiyo senedidir ve hukuki niteliği itibariyle bir havaledir. Bu havalenin yazılı şekilde yapılması, belli şekil şartlarını içermesi ve kayıtsız şartsız bir ödeme yetkisi biçiminde olması gerekir. Diğer kambiyo senetlerinde olduğu gibi çekte de sıkı sıkıya şekle bağlılık esası geçerlidir. Zorunlu unsurlardan birinin bile eksikliği çekin bu niteliğini ortadan kaldırır. Çekin zorunlu unsurları Türk Ticaret Kanunu`nun 692-693. maddelerinde gösterilmiştir. 3167 sayılı Çek Kanunu`nun 3. maddesi de dikkate alındığında; a) Banka tarafından mevzuattaki tanıma uygun şekilde bastırılmış çek yaprağı olması; b) Bu çek yaprağının: Çek kelimesini; c) Hesabın bulunduğu muhatap banka şubesinin adı ve keşidecinin hesap numarasını; ç) Kayıtsız şartsız bir bedelin ödenmesi için havaleyi; d) Keşide gününü ve keşide yerini ihtiva etmesi zorunludur.

İçtihadı Birleştirmenin konusu çekte “keşide yeri” ile ilgilidir. Çekin yazıldığı, ihdas edildiği yerin çekin yüzüne yazılması zorunludur. Keşide yeri çekin zorunlu unsuru olduğu için, keşide yeri gösterilmeyen çek bu nitelikte sayılmamaktadır. Ancak Türk Ticaret Kanunu`nun 693. maddesine “Yukarıdaki maddede gösterilen hususlardan birini ihtiva etmeyen bir senet aşağıdaki fıkralarda yazılı haller dışında çek sayılmaz … keşide yeri gösterilmemiş olan çek, keşidecinin ad ve soyadının yanında yazılı olan yerde çekilmiş sayılır” denilmiş ve çekle ilgili düzenlemeler Türk Ceza Kanunu`nda, Çekle Ödemelerin Düzenlenmesi ve Çek Hamillerinin Korunması Hakkında 3167 sayılı Kanunda, Türk Ticaret Kanunu`nda ve İcra İflas Kanunu`nda yer almaktadır. Türk Ceza Kanunu açısından çek resmi evrak sayılmaktadır. Türk Ceza Kanunu`nun 349/2. maddesine göre “Emre veya hamiline yazılı olarak tanzim edilen kambiyo senetleri resmi evrak hükmündedir.” Bu nedenle çekler üzerinde işlenen sahtecilik suçları resmi evrakta sahtekarlık hükümlerine tabi olacağından, Türk Ceza Kanunu`nun 342. maddesinin uygulanmasını gerektirmektedir. Ayrıca çekin talimata aykırı olarak doldurulması Türk Ceza Kanunu`nun 509. maddesini de devreye sokabilecektir. 3167 sayılı Kanunda karşılıksız çek keşide edenler yönünden caydırıcı olabilecek cezai yaptırımlar getirilmektedir. Bu kanun Türk Ticaret Kanunu göre hem özel kanun, hem de daha sonraki kanun olması dolayısıyle öncelikle uygulanması gerekmekle beraber, kanunun 1. maddesindeki “Bu kanunda hüküm bulunmayan hallerde genel hükümler uygulanır” hükmü nedeniyle çek yasasında hüküm bulunmayan hallerde Türk Ticaret Kanunu`nun çekle ilgili hükümleri uygulama alanı bulacaktır. Şunu belirtmek gerekir ki, bu kanunun uygulanması bakımından çek Türk Ticaret Kanunu hükümlerine tabi olmakta devam etmektedir. Karşılıksız bir çek dolayısıyla cezai takibat yapılabilmesi için ilk şart, şekil açısından Türk Ticaret Kanunu`na göre geçerli bir çekin bulunmasıdır. Çekle ilgili düzenlemelerin değişik kanunlarda yer alması, uygulamada bu işe bakan dairelerden değişik kararlar çıkmasına neden olduğundan, bu durum çeklerde özellikle keşide yerinin kısaltma biçiminde yazılması halinde gösterilmiş sayılıp sayılmayacağı konusunda içtihat birliğini sağlamayı zorunlu kılmaktadır. Bir belgenin çeşitli kanun uygulamaları bakımından, yine kanunda tanımı yapılmış ve unsurları gösterilmiş olan çek niteliğinde olup olmadığını tartışıp saptamanın hukuki bir sorun olduğu da kuşkusuzdur.

Sıkı şekilcilik kanunun aradığı zorunlu unsurları çek yaprağı üzerine yazmayı gerektirir. Zira çek, keşideci ile lehtar arasında havale ilişkisi doğuran bir akittir. Keşideci çeki düzenlemekle o konudaki iradesini beyan etmiş olmaktadır. İrade beyanı olmadan çekin vücut bulması mümkün değidir. Bu irade beyanının anlaşılabilir olması en önemli özelliğidir. Kanun beyan için yazılı olması dışında başkaca bir şekil şartı koymamıştır. Çekin bu niteliği dikkate alındığında, keşidecinin çekte kısaltma kullanmasını engelleyen bir düzenleme olmadığı söylenebilir. Bunun gibi keşide yerinin yazılması da bir irade beyanı olduğundan anlaşılabilir olması koşulu ile bu irade beyanının kısaltılarak yazılması da mümkündür. Okunduğunda hiçbir duraksama söz konusu olmaksızın anlamları belirlenebilin kısaltmaların keşide yeri olarak yazılması çeki sadece bu kısaltma sebebiyle geçersiz hale getirmez. G.antep, Ş.urfa, K.maraş, G.hacıköy, Ş.koçhisar ve Ş.karahisar gibi kısaltmaların neyi ifade ettikleri kolaylıkla ve hiçbir tartışmaya yol açılmaksızın belirlenebilecek niteliktedirler. O halde anlamlarında hiçbir duraksama olmayan kısaltmaların keşide yeri olarak yazılması halinde çek bu niteliğini korumalı, buna karşın ne anlama geldiği bilinmeyen kısaltmaların yazılması halinde keşide yeri gösterilmemiş sayılmalıdır. Bu konudaki ölçü keşidecinin irade beyanının hiçbir kuşkuya yer vermeyecek şekilde anlaşılabilir olup olmamasıdır.

Medeni Kanunun 2. maddesindeki iyi niyet kuralı ve hukuk güvenliği de çeklerde keşide yerinin kısaltılmış olarak yazılmasına olumlu bakılmasını gerektirmektedir. Öğretide de keşide yerinin aynen yazılması konusunda katı bir görüş yoktur.

Çekin önemi de yukarıdaki görüşü doğrulamaktadır. Çek ekonomik ve ticari faaliyetlerde çeşitli yararlar sağlamakta ve önemli ihtiyaçları karşılamaktadır. Her şeyden önce çek bir ödeme aracıdır. Gelişmiş batı ülkelerinde ödemelerin çok büyük bir kısmı çekle yapılmaktadır. Bu sayede de yatırımlar kolaylaşmaktadır. O nedenle ülkeler çek kullanımını yaygınlaştırmak amacıyla yasal düzenlemeler yapmaktadır. Ülkemizde 3167 sayılı Kanunun yürürlüğe konulması da bu ihtiyaçtan doğmuştur ve çek hamillerini koruyucu hükümler getirilmek suretiyle bu amaca ulaşılmak istenilmiştir. Böyle bir amaç keşidecinin iradesini ortadan kaldıracak yolda aşırı müdahaleciliğe cevaz vermemektedir.

Bu doğrultuda olmak üzere Türk Ticaret Kanunu`nun 693. maddesine göre keşide yeri gösterilmemiş olan çek keşidecinin ad ve soyadı yanında yazılı olan yerde çekilmiş sayılmaktadır.

Bu itibarla çeklerde keşide yerinin hiçbir duraksamaya meydan vermeyecek şekilde anlaşılabilir olması koşulu ile kısaltılmış olarak yazılması halinde sadece bu nedenle çekin geçersiz sayılamayacağı doğrultusunda içtihatların birleştirilmesine karar verilmelidir.

Kararlar arasındaki içtihat aykırılığı, esas itibariyle hangi kısaltılmış yer adlarının geçerli olduğu veya olmadığı noktasında değildir. Aykırılık keşide yerinin kısaltılmış olarak yazılmış olmasının çekin bu özelliğini ortadan kaldırıp kaldırmayacağı, çekin sadece bu sebeple geçersiz hale gelip gelmeyeceği hususunda bulunduğundan kısaltılmış şekillerin nitelikleri, neden geçerli sayıldıkları veya sayılmadıkları hususları üzerinde durulmamış, çekte keşide yerinin kısaltılarak yazılmasının hiçbir duraksamaya yer vermeyecek şekilde anlaşılabilir olması koşuluyla çeki sadece bu sebeple geçersiz hale getirmeyeceğinin belirtilmesi ile yetinilmiştir. Yukarıdaki bazı kısaltmalara da sadece konunun aydınlığa kavuşması için değinilmiştir.

KARAR : Yukarıda açıklanan nedenlerle çeklerde keşide yerinin, hiçbir duraksamaya yer vermeyecek şekilde anlaşılabilir olması koşulu ile kısaltılmış olarak yazılması halinde, çekin sadece keşide yerinin kısaltılmış olarak yazılmış bulunması sebebiyle geçersiz sayılamayacağına, içtihatlar arasındaki aykırılığın bu yolda giderilmesine, 14.12.1992 gününde yapılan ilk toplantıda üçte ikiyi geçen çoğunlukla Yargıtay Kanunu`nun 45. maddesi uyarınca karar verildi.

KARŞI OY
İçtihatları Birleştirme Yüce Kurulunda, ilkin iki görüş ortaya atılmış ve bunlar arasında aykırılık bulunduğu gerekçesiyle görüşmelere başlanmıştır.

Bu görüşlerden birincisine göre, çekte düzenleme yerinin adı, tüm harfleri içerecek biçimde eksiksiz yazılmalı; “Ank”, “İst” dahil, tüm kısaltmalar geçersiz ve böyle bir çek de, kusurlu olduğundan, sahtecilik suçlarında, resmi değil, özel belge sayılmalıdır.

Karşı görüşe göre ise, “çekte düzenleme yerinin duraksamaya yol açmayacak biçimde anlaşılabilir olması yeterli” görülmek gerekir. Birinci görüş benimsenseydi ve bu konuda sahtecilik ve karşılıksız çek suçlarıyla, icra ve ticaret hukukunu kapsayıcı bir karar alınsaydı, kuşkusuz, uygulamada Ank (Ankara) ve İst (İstanbul) gibi kısaltmalarla düzenlenen bütün çekler; çek olmaktan çıkacak, sıradan belgelere dönüşeceklerdi.

Görüşmeler sonunda benimsenen ikinci görüş ise, ilk bakışta birinci görüşle çelişir görünmektedir. Ancak, aslında “Ank, İst” kısaltmaları dışında kalanları geçersiz kılmakta ve son çözümlemede, geniş bir uygulama alanı içinde ilk çözümle birleşmektedir. Gerçekten, benimsenen görüşe göre “Çnk”, Çanakkale, Çankırı, Çankaya anlamlarına gelebileceğinden; “Brs”, (Bursa) olduğundan duraksamaya yol açacak, o yüzden de geçersiz çek, sıradan bir belge sayılacaktır.

Görülüyor ki, ileri sürülen görüşler arasındaki çelişki yalnızca görünüştedir ve uygulamada iki il dışında her iki görüş de aynı sonucu doğurmaktadır.

Dahası, uygulamada yaygın biçimde kullanılan kısaltmaların bütünüyle ya da bir kesiminin geçersiz olacağı yolunda bir karar, yasa koyucunun yerine geçerek yeni bir kural yaratmaktadır; var olan bir kuralı yorumlamak değildir. Yargıtay bunu yapmakla, “çeklerde düzenleme yeri gösterilir” yolundaki yasa hükmünü, yetkisini aşarak, “çeklerde düzenleme yeri duraksamaya yol açmayacak biçimde gösterilir” biçiminde değiştirmiş ve bir olay sorununu çözerek, aşağıda değineceğim gibi, saymaca (kazuistik) yönetimin kapısını açmıştır.

Bu beklenmeyen ve mantığa uymayan sonuçların doğmasının başat nedeni şudur: Yargıtayımız, eski Roma`dan beri bilinen olay/hukuk ayrımını ve Yüksek Yargı organımızın kuruluş ve yargılama yöntemlerini örnek aldığı batı Yargıtaylarında ve benzerlerinde uygulanan ilkeleri göz ardı etmiştir ve etmektedir. Bunlar; olaya ilişkin sorunlarda içtihat yaratılamaması ve Yargıtayın ilk mahkemenin yerine geçerek bu sorunları çözememesi ilkeleridir.

Oysa Yargıtay, ne yasa organının yerine geçebilir, ne de olay sorununu çözmeye yetkilidir. Uygulamanın yarattığı ve olaya ilişkin bu sorunun nasıl çözüleceği ise bellidir. Çekte düzenleme yerinin uyuşmazlığa yol açtığı ve çekin bu yüzden kusurlu olduğu ileri sürülürse, duruşma yapan yerel mahkeme, ister yurt içi, ister yurt dışı olsun, o çevrede, o tür kullanımın yaygınlaşıp yaygınlaşmadığı maddi olayını, o yöredeki tacir, ticaret odası başkanı gibi yetkililerden sorarak; keşidecinin iş ya da oturma yerinin orada olup olmadığını araştırarak saptayıp çözebilir ve eğer bu saptama olumlu sonuçlanırsa, çekte çek olarak kalabilirdi; kalmalıydı da.

Görülüyor ki, sorun bir hukuk sorunu değil, bir olay (olgu, eylem) sorunudur ve bu sorunu, ilk mahkemelerin yerine geçerek çözmek, Yargıtayın yetkisi dışındadır. Hkuk kuralları ve kurumları yüzlerce, hatta binlerce yıldan bu yana süzülüp gelen deneyimlerin ürünüdür ve kimileyin matematik formüller gibi kesin sonuçlar doğururlar. Bu kurallar ve formüllerden ayrılındığı zaman, doğacak sonuçlar, hiç bir zaman sağlıklı olamazlar. Nitekim içtihatları birleştirme kararıyla ulaşılan çözüm, bunun tipik bir örneğidir.

Yargıtay Yasasının 45/5. madde ve fıkrasında ancak “benzer hukuksal konularda” içtihatların birleştirileceği belirtilmesine karşın; görüşmeler sırasında, Yargıtayın olaya ilişkin sorunları çözmede de yetkili olduğu ileri sürülebilmiştir. Esasen Yargıtayımız, yıllardan beri, dünyada örneği görülmemiş bir biçimde duruşma yapmadığı ve istinaf yetkisini haiz olmadığı halde ilk mahkemelerin yerine geçerek, olay sorunlarını çözmeş ve bunu sürdüregelmiştir.

Tıpkı ilk mahkemeler gibi a`dan z`ye duruşmayı yeni baştan yapabilme ve dolayısıyla istinaf yetkisini haiz olan yüksek mahkemeler bile, bu yetkilerini kullanmadıkça, yani duruşma yapmadıkça, ilk mahkemenin yerine geçerek olay sorunlarını çözmemektedirler. Yüksek mahkeme sistemleri bir yana bırakılırsa; dünyada hiçbir Yargıtayın (bozma mahkemesi = Cour de Cassation, corte di cassazione) esasen bu anlamda duruşma yapma yetkisi yoktur. Bu yokluğun nedenleri ve sonuçları ise herkesçe bilinmektedir.

Gerçekten duruşma yapmanın nedeni; bir olayın gerçekten olup olmadığı, sözgelimi, bir suçun işlenip işlenmediği, geçimsizliğin bulunup bulunmadığı, bir tanığın doğru söyleyip söylemediği gibi olayları, kanıtlarla ve bulgularla doğrudan ilişki kurarak saptamaktadır. Olaylar doğrudan, yüksek sesle yapılan duruşma (tartışma) sonucu saptanacak; ardından da gizli görüşmede olaya hukuksal tanı konacak, yazılı hukuk normlarına göre olay nitelendirilecektir. İşte Yargıtay yargıçları, bu işin birinci evresinde, yani duruşmada bulunmadıkları için, olayı çözme konusunda yetkisiz; ama hukuksal tanı, yani varlığı kabul edilen olaya tanı (niteleme) konusunda ise kesinkes yetkilidirler.

Bunun doğal sonuçlarından biri de şudur: Hukuk kuralları, onların yorumları ve hukuksal tanılar, ülke çapında tek olacaklarından, Yargıtay her ülkede tektir. Bir başka deyişle, Yargıtay tek olduğu için değil; yorum, kurallar ve tanılar tek olduğu ve bunlarda, yani içtihatta birlik istediği için, Yargıtay tektir.

Buna karşılık olaylar, asla tek ve benzer olamazlar. Aynı hukuk kalıbına, (sözgelimi, hırsızlık suçunun tipine) giren sayısız olaylardan hiç biri asla birbirine benzemezler, çakışmazlar. Zira, aynı akarsuda iki kez yıkanılamaz; bu konuda tarih tekerrür etmez. O yüzden de olayı duruşma laboratuvarında saptayan mahkemeler her ülkede tek değil, çoktur ve bunlar içtihat mahkemeleri değildirler.

Eğer bir ülkede bir yargı organı olay sonunu çözüyorsa, o artık Yargıtay değildir; duruşma yapmadığı için de istinaf değildir.

Yukarıda belirtilen nedenlerle, temyiz yoluna başvurmanın davayı aktarıcı yetkisi (effef d_volutif), yalnızca olaya konulan hukuksal tanı bölümünde sonuç doğurur. Yargıtay bu hukuksal tanıyı inceler ve ilk mahkemenin yerine geçerek bu konuda karar verebilir. Ancak, olayların olup olmadığına ilişkin bölüm, duruşma yapmayan Yargıtayda çözülemeyeceğinden; Yargıtay bu konuda ancak gösterilen gerekçeyi denetlemekle yetinir; eylemin varlığı/yokluğu, kanıtların yeterliliği/yetersizliği gibi değerlendirici yargılarla olay sorunlarını, duruşma yapan ilk mahkemenin yerine geçerek çözemez. Yargıtayın bu konudaki denetimini; ilkin olayların Yargılama Yasasına uygun bir duruşmayla saptanıp saptanmadıklarını; ikinci olarak da, maddi olayların doğa, mantık, deneyim ve hukuk kurallarına uygun, çelişkisiz gerekçeyle yansılıtıp yansıtılmadığını inceleyerek yapar. O yüzden Yargatay yargıcı; davanın değil, yalnızca hükmün yargıcıdır. Böylece Yargıtay birinci yolla (niteleme, hukuk kurallarının yorumu, uygulaması…) normatif denetim; hükmün gerekçesini inceleyerk de disipliner denetim işlelerini yerine getirmiş olur. Ancak, yineleme pahasına belirteyim ki, asla ilk mahkemenin yerine geçerek olay sorununu çözemez. Bu konuda, istinaf yetkisini haiz yüksek mahkeme olmayan ve fakat Yargıtayımız gibi bazma mahkemesi olup, bazmadan sonra yollama yargısı ve bozma öncesi gibi duruşma yapılması sistemini benimseyen üç anakara, Avrupa, Latin Amerika, Afrika ülkelerinden, öğretilerini ve uygulamalarını incelediklerimin yalnızca adlarını vermekle yetiniyorum: Almanya, Belçika, Fransa, Hollanda, İspanya, İsviçre, İtalya, Lüksemburg, Dominique, Guatemala, Kolombiya, Meksika, Peru, Şili, Uruguay, Venezuella, Fas, Kongo (Belçika) v.b. Öğreti ve uygulama bu konuda görüş birliği içindedir. Nitekim, Fransız ve İtalyan Yargıtayı da bir çok kararlarında; Yargıtayın olaya ilişkin sorunlarında ilk mahkemenin yerine geçerek onun yetkisine el atamayacağını, bu konuda gerekçe denetimiyle yetineceğini belirtmişlerdir. Son kararlardan kimileri şunlardır: sez. IV. 31.3.1990 (Rivista penale, Şubat 1991, s. 193; 24.4.1990, s. 193, 194; 9.3.1989, s. 138; sez. I. 7.6.1989, n. 8115, R.P. Nisan 1990, s. 384; 17.11.1989, n. 16011, R.P. Eylül 1990, s. 796; sez. IV. 8.06.1989, n. 8184, R.P. Nisan 1990, s. 384; sez. VI. 20.6.1989, n. 8727, R.P. Nisan 1990, s. 398; sez. I. 31.9.1988, R.P. 1990, s. 666; sez. VI. 30.10.1989, n. 14699, R.P. 1990, s. 666; sez. V. 21.6.1989, R.P. 1990, s. 666; sez. I. 22.2.1990, n. 2544, R.P. Ocak 1991, s. 76; S.IV. 11.2.1990, n. 87, R.P. Kasım 1990, s. 989; sez. IV. 20.12.1989, n. 17678, R.P. Ekim 1990, s. 892; sez. I. 6.12.1989, n. 17096, R.P. Ekim 1990, s. 893, v.b.).

Buna karşılık Yargıtayımız, küreselleşme olgusunun tersine, hukuksal hinterlantımız olan ve yasalarımızı esinleyen Batı ülkelerindeki öğreti ve uygulamayı hiç gözetmemiş ve Anayasanın 141/3; Hukuk Yargılama Yasasının 240, 388/3, 427, 428; Ceza Yargılama Yasasının 32, 254, 268, 307, 308/7; Yargıtay Yasasının 45/5. maddelerini göz ardı ederek ve ilk mahkemelerin yerine geçerek olay sorunlarını kökten çözmeyi sürdürmüştür. Zaman zaman da, maddi olay değişmediği halde, ikinci ya da üçüncü oylamada, aynı yönde birleşen oyların çokluğuna karşın, son oylamada basit çoğunluk istendiğinden, azınlık oylarının sonucu belirlemesi ve adli yanılgı katsayısını artıracak biçimde insanların alınyazılarının rastlantılara bırakılması gibi paradokslar yaşanmıştır (Örneğin, C. Genel Kurulu, 11.3.1991, 335-75). Oysa hukuk, insanların alınyazılarını rastlantılara bırakmayan bir disiplinin adıdır. Kimi kararlarda ise, bütün Türk yazarlarının batılı yazarlar gibi Yargıtayın maddi olayları yalnızca denetleyebileceği yolundaki tutarlı görüşleri, Yargıtayın ilk mahkemelerin yerine geçerek bu konuları çözeceği biçiminde algılanmış (Örneğin, Ceza Genel Kurulu, 7.10.1991, 227-255; 23.11.1992, 252-308) kavramlar ve kurallar birbirleriyle karıştırılmıştır.

İlk kurulduklarında Yargıtaylar, maddi olayları denetlemiyorlardı. Daha sonraları, ilkin Fransız Yargıtayı maddi olayları, gerekçe açısından denetlemeye başlamış, Almanya`da bu gelişmeyi yazarlardan Fezer “genişletilmiş temyiz yetkisi” olarak adlandırmıştır. Ancak, hiç bir Yargıtay, hiç bir ülkede, ilk mahkemelerin yerine geçerek, maddi olayları çözmeye kalkışmamıştır. Yargıtayımız bu konuda tek örnek olma durumunu sürdürmektedir. Bu benzersiz kurumlaşmanın yarattığı sonuçların başlıcaları şunlardır: Duruşma evresinin gereksizleşmesi ve duruşmaya yön veren vazgeçilmez ilkelerin anlamsızlaşıp dışlanmaları, duruşma ve duruşmadaki izlenim yerine davanın tutanaklaşması ve buna göre karar verilmesi ve böylelikle de daha iyi araçlara (kanıtlara) sahip olan ilk mahkeme yargıçlarının hükümlerinin yerine daha kötü araçlara (tutanaklara) malik olan yargı organı yargıçlarının hükümlerinin geçmesi, dolayısıyla “ne kadar yargılarsan, o kadar sonuç çıkar (tantum judicatum, quantum conclusum)” ilkesinin çiğnenmesi, gerekçe disiplininin sağlanmaması, Yargıtayın mahkeme yargçlarını eğitme işlevini yerine getirememesi, temyiz yolunun içtihatta birlik yaratma gibi kamusal yarardan uzaklaşması, duruşma öznelerinin seyirci durumuna düşmesi ve karara etkin katılamadıkları için hükmün ortaklaşa olmaklıktan soyutlanması, bu nedenle kesin hüküm saygınlığının örselenmesi, içtihat kavramının, eşyanın doğasını zorlayıcı benzerlikler arayışına yol açarak, olaylar içtihadına kaymasıdır. Bu kayma, saymaca (kazuistik) yöntemi benimseyen hukuk sistemlerinin ve nesneleşmeye (r_ification) duran hukuk anakronizminin doğmasına yol açmıştır (Yargıtay Dergisi, Ocak-Nisan 1992, s. 19-44).

Görüşmeler sırasında, Yargıtayın geçmişte de olay sorunlarını içtihatları birleştirme bolutunda çözdüğü belirtilmiştir. Fransız Yargıtayının eski başkanlarından Bellet`in dediği gibi, Yargıtayın gerekçe bahanesiyle ilk mahkemenin yerine geçerek, eşyanın doğası gereği, asla olay sorunlarını çözemeyeceğinin savunulduğu bir dünyada; olay sorununu, içtihatları birleştirme kurumu gibi olağanüstü bir katta çözmek; yanılgıyı yalnızca sürdürmek değil, geleceğin yargıçlarını bu yanılgıya boyun eğmeye zorlamak demektir. Bildiğimce, erkler ayrılığına ve de yargıç bağımsızlığına aykırı olan içtihatları birleştirme kurumu, yalnızca Türkiye`de vardır. Kaldı ki, geçmişte bu yolla çıkarılan içtihatların, bugün, değiştirilmelerinde güçlükler çekildiği ayrı bir gerçektir. Uygulamada süreğenleşen bir yanlışı savunmak ve sürdürmek, bu yanlışlığı doğruya dönüştüremez. Yanlış uygulamanın bilimselleştirilmesi olanaksızdır. Doğru yöntem, bilimin uygulamaya dönüştürülmesidir.

Nitekim, içtihatları birleştirmeye konu yapılan sorunda, yukarıda belirtilen sakıncaların bir bir yaşanacağı anlaşılmaktadır.

Gerçekten Yargıtayın benimsendiği, “duraksamaya yol açmayacak” gibi görece ve normatif (değerlendirici) ölçüler getiren görüşe göre, “Ank, İst” dışındaki kısaltmalar, il il, ilçe ilçe gittikçe büyüyen ve gelişen Türkiye`de, duraksamalara yol açacak ve bir çok çek, bireylerin iradelerine karşın, geçersiz sayılacaktır. Bunu aşmak için, belki de hangi kısaltmaların hangi anlama geleceğini belirten listeler yayımlanmasına girişilecektir. Bu ise, yukarıda değindiğimiz saymaca yönteme ve normatif öğelerin yarattığı keyfi sistemlere dönüş demektir. Oysa, bir hukuk, ne denli bu yöntemlerden ve sistemlerden sıyrılabilirse, o denli çağcıl olur. Çağdaş hukukun özellikle reddettiği saymaca sistem, hukuktaki gelişmeye terstir ve tipik bir anakronizmdir. Bu anakronizm ise, elbette olguları/olayları/eylemleri içtihat boyutunda a priori olarak çözmenin dayattığı kaçınılmaz bir sonuçtur.

Benimsenen görüşle, ayrıca, kötü niyetle keşideciler korunmuş, iyi niyetli hamiller ise silahsız bırakılmıştır. Bu sonuç ise, 3167 sayılı Çekle Ödemelerin Düzenlenmesi ve Çek Hamillerinin Korunması Yasasının temel mantığına (ratio legis) aykırıdır.

Esasen, raporda değinilen ve Yüce Kurulca da benimsendiği anlaşılan çek tanımının, özellikle ceza hukukunu, öbür hukuk dallarının yaptırımcısı olarak kabul eden 18. ve 19. yüzyıldaki anlayıştan esinlendiği açıktır. Oysa, günümüzdeki anlayışa göre, ceza hukuku, öbür hukuk dallarından yararlanabilir; ancak, amacına ters düşen sonuçlar doğarsa, kavramları kendi amacı doğrultusunda yeniden tanımlamak zorundadır ve bu nedenle de özerktir. Nitekim Türkiye`de içtihat, 3167 sayılı Yasada öngörülen çek kavramının tanımını T. Ticaret Yasasından olduğu gibi aldığı halde, bu yasayı esinleyen Fransa`da öğreti ve uygulama bunun tersi bir görüşü benimsemiştir. Çünkü, T. Ticaret Yasasından alınan bir çek tanımı, çekin biçimsel koşullarından birini bilerek eksik bırakan kötü niyetli ve hilekar keşidecileri korumak, kirli elleriyle haklılık iddiasında bulunanlar karşısında, iyi niyetli hamilleri silahsız ve çaresiz bırakmak gibi insan mantığını sarsan bir sonuç doğuracak; çek kullanımına güven sarsılacak, yasanın çek kullanımını yaygınlaştırma ve özendirme amacı gerçekleşmeyecektir. Bunu gözeen Fransız Yargıtayı, çeki çek yapan çek sözcüğünü (9.10.1940, 30.1.1949, 27.7.1964, 11.11.1966) ve düzenleme tarihini (26.11.1974, 26.12.1961, 15.10.1958, 5.6.1956, 8.03.1951, 3.5.1939) içermeyen çekleri bile, hem kusurlu çek ve hem de karşılıksız çek düzenleme suçlarında çek saymış ve cezalandırmıştır. Sonuçta, hem çek kullanımı yaygınlaşmış, hem de hilekar keşideciler değil, iyi niyetli hamiller korunmuştur. Ayrıca bu karalar, öğretide ceza hukukunun özerkliğini vurgulayan görüşlerin örneği olarak gösterilmiştir.

Görülüyor ki, Türk uygulaması, daha önceki içtihatlar ve tartışma konusu içtihatları birleştirme kararıyla bambaşka bir yönde gelişmiş; ceza hukukunun özerk ve fragmanter niteliklerini birleştirip gözetecek yerde dışlamıştır. (Tullio Padovani, Diritto penale, Milano, 1990, s. 3-5; Giovanni Fiandaca-Enzo Musco, Diritto penale, p. generale, Bologna, 1989, s. 43-47). Bu anlayış ise, elbette çağı yakalamayı engellememiştir.

Bundan başka içtihatları birleştirme görüşmeleri sırasında üç görüş ortaya atılmış ve fakat hepsi birden oylanmıştır. Oysa, genelden özele doğru oylama yapmak ve dolayısıyla ilkin, olaya ilişkin olması nedeniyle bu konuda içtihatları birleştirme yoluna gidilemeyeceğini ileri süren görüş oylanmak; gidilebileceği görüşü istenilen çoğunluğa ulaştığı takdirde, öbür görüşle oylanmak gerekirdi. Bu kurala da uyulmamıştır.

Belirttiğim nedenlerle sayın çoğunluğun görüşünü ve oylama biçimini paylaşamamaktayım.

Sami SELÇUK
Yargıtay 4. Ceza Dairesi Başkanı

KARŞI OY
Özel Hukuk ve Ceza Hukuku olarak, her iki disiplinin kendi kuralları, kavramları içinde değerlendirilmesi gerektiğine inanıyoruz. Zira, bu hukuk kolları, çok farklı yapı, görev ve amaçlara sahiptirler. Ceza Hukukunun temeli sadece kanundur. Bu nedenle kıyasın, hukukun genel ilkelerinin, örf ve adetin ceza hukukunda yeri yoktur. “Kanunsuz suç ve ceza olmaz” kuralı uyarınca, kanunun açıkça suç saymadığı bir fiilden dolayı kimse cezalandırılamayacağı gibi, kanunun açıkca cezayı arttırıcı veya azaltıcı saymadığı bir sebepten dolayı da kimsenin cezası ne arttırılabilir ne de azaltılabilir. Anayasa`nın 38. ve TCK.nun 1. ve 29. maddelerinin emri budur. “… herhangi bir niteliğe veya ölçüye dayanılarak insanlar arasında ayrım yapılamayacağı ve insanlar arasında kanunların uygulanması açısından da hiçbir fark gözetilemeyeceği …” gerekçesiyle vazedilen Anayasa`nın 10. maddesindeki (Kanun önünde eşitlik) kuralını da hatırlamakta yarar vardır.

Bilindiği gibi bazı özel evrak, sosyal ve özellikle ticari hayatta çok önemli bir yer tutmakta ve ciro v.s. ile tedavül etmektedir. Kuşkusuz anılan belgelerin bu işlevini yani isbat gücünü sağlıklı biçimde sürdürebilmesi herşeyden evvel bir güven ortamının varlığını gerektirir. Filhakika, “Kamunun güveni, hukuk düzeninin her hangi bir hukuki olayı isbat kabiliyetini tanıdığı şeylerle, doğruluk ve gerekliliğine herkes tarafından güvenilmesini emrettiği dış şekil ve alametlerin sahtekarlıktan korunmalarını görmek ve bilmekten ibaret genel ve toplumsal bir hak ve menfaattir” (Prof. Dr. Sahir Erman, Sahtekarlık Suçları, İstanbul-1987, Sh. 9). Bu güvenin korunmasında özel hukuk ve sair müeyyidelerin yetersiz kalabileceğini düşünen kanun koyucu daha etkin müeyyide öngörmüş ve bu amaçla TCK.nun 349. maddesini düzenlemiştir. Anılan madde hükmüne göre, konumuza hasren, kambiyo senetleri ve bu arada çek resmi evraka eşit sayılmıştır.

Bilindiği üzere, memur olmayan kişilerin resmi evrakta yaptıkları sahtecilik fiilleri TCK.nun 342. maddesine uyan suçu oluşturur. Bu maddedeki ceza, gerek nev`i gerek miktar bakımından, özel evrakta sahtecilik suçuna ilişkin 345. maddedeki cezadan daha ağırdır.

Tamamen sahte bir çek düzenlemek veya sahih bir çeki tahrif etmek suretiyle işlenmiş bir sahtekarlık olyında, TCK.nu uygulayacak olan ceza hakimi, bu belgede TTK.nun 692, 693. maddelerinde öngörülen unsuruların, hiçbir kuşku ve duraksamaya yer vermeyecek biçimde, bulunup bulunmadığını araştırmak zorundadır. Hakimin bu araştırması “kanunilik” kuralının doğal sonucudur ve bu faaliyette kıyas vs. gibi ceza hukukuna yabancı olan yöntemlere başvurmaya olanak yoktur. Hiç kuşku yok ki ceza hakiminin bu faaliyeti sadece ceza kanununun uygulanması ile sınırlıdır.

Herkes tarafından bilinen yerler olmaları nedeniyle (İst) harflerinin İstanbul`u, (Ank) harflerinin Ankara`yı temsil ettiğinden hareketle çeklerde keşide yerinin bu şekilde belirtilmesi halinde keşide yeri unsurunun varlığının kabulü, bunun dışındaki hallerde kabul edilmemesi yolundaki görüşe katılamamaktayız. Bu görüş özel hukuk uygulamasında geçerli olabilir fakat ceza uygulamasında bir çok sakıncayı da beraberinde getireceğinde de kuşku yoktur.

TCK.nu, konumuza hasren, ülke düzeyinde her yerde ve buradaki insanlar hakkında eşit olarak uygulanma yeteneğini kaybetme tehlikesi ile karşı karşıya kalabilecektir. Aynı fiili işleyenlere, fiilin işlendiği yerin coğrafi konumuna göre, farklı uygulamalar yapılabilecektir. Yani, bir kısım TCK.nun 342. maddesiyle, bir kısmı da TCK.nun 345. maddesiyle cezalandırılabileceklerdir. Öte yandan, İstanbul`un ancak (İst) kısaltması ile gösterilebileceği yönünde bir kural yoktur. Bu keyfiyet kişinin isteğine bağlıdır. İstanbul`un (İst) yerine örneğin (İbl) kısaltması ile belirtilmesi durumunda da aynı sakınca ortaya çıkabilecektir. İstanbul mu, İnebolu mu duraksaması gündeme gelecektir.

Açıklanan sebeplerle çoğunluk kararına karşıyım.

Muharrem DİNÇ
Dördüncü Ceza Dairesi Üyesi

KARŞI OY
İçtihadı Birleştirme kararına konu olan olay, çek üzerine keşide yerinin açık olarak yazılmayıp kısaltılmış şekliyle (İst-Ank. gibi) yazılmasından kaynaklanmıştır. Yargıtay Büyük Genel Kurulu çoğunluk oylarıyla “şüpheye yer bırakmayacak biçimde olan ve herkesçe bilinen kısaltmalar için keşide yerinin var sayılacağı” sonucuna ulaşmıştır.

Konuyla ilgili değerlendirmede sağlıklı bir sonuca ulaşabilmek için öncelikle sorunun niteliği” üzerinde durulmalıdır. Bir inanç (içtihat) aykırılığından söz edebilmek için sorunun olgu (vakıa) değil hukuki nitelikte olması gerekir. Çünkü “olgu sorununda teklik ilkesi hukuki sorunda ise genellik” söz konusudur.

Bilindiği gibi “bir hukuk normuna ait unsurları karşılayacak olan dış alem veya insanın fikri ve ruhi sahasında oluşan zaman ve yer bakımından belirli durum ve koşullar olgu olarak nitelendirilir.

Diğer taraftan “yargılama çalışmalarında olgulara uygulanacak hukuk normunun belirlenmesi ve hukuk normlarından olgulara uygun hukuksal sonuçlar çıkarılmasında ise hukuki sorun” söz konusudur.

Bu tanımlardan hareket edildiğinde; çek üzerinde keşide yerinin açık olarak (Ankara-İstanbul gibi) yazılmayıp kısaltılmış şekliyle yazılmasının (Ank-İst. gibi) nitelendirilmesi” hukuki sorun değildir, bir olgu sorunudur. Çünkü yargılama dışında oluşan koşulların değerlendirilmesi söz konusudur; hukuk normlarından olgulara uygun hukuksal sorunların çıkarılmasıyla oluşan bir hukuk sorunu bulunmamaktadır. Nitekim inançların birleştirilmesiyle yapılan nitelendirilmede “hukuk normlarından olgulara uygun sonuç çıkarılmamış” yargılama dışında oluşan belirli durumun değerlendirilmesi nitelendirilmesi yapılmıştır. Bu nedenle bir hukuki sorunla değil olgu (vakıa) sorunu ile karşıkarşıya kalma söz konusudur.

Yargıtay Kanunu`nun 45/5. maddesinde açıkca “içtihadı birleştirme kararları benzer hukuki konularda Yargıtay Genel Kurullarını, daireleri ve adliye mahkemelerini bağlar” kuralı ile içtihadı birleştirmenin konusunun “Hukuki sorunla sınırlı olduğunu” ortaya koymuştur.

Ortaya çıkan olgu ile ilgili çlişkili sorunun varlığı da tartışılamaz; kanun çözümlenmesine inançları birleştirme yoluyla değil Yargıtay`ın çalışmasında yapılması zorunlu olan yeni düzenlemelerle çözüm aranmalıdır: Daire sayısını azaltmak (kuşkusuz istinaf mahkemelerini kurarak), sorunlara karşılıklı tartışmaların ürünü olacak uzlaşmaların çağdaş yüksek mahkemelerde var olan yöntemlerin uygulamaya sokulması ve Yargıtay Başkanı`nın bu konularda aktif görev yüklenmesi gibi.

Bu nedenle “sorunun hukuki olmadığı ve olgu (vakıa) sorununda inançların birleştirilmesi söz konusu olamıyacağı” gerekçesiyle inançların birleştirmesine yer olmadığına karar verilmeliydi; Yargıtay Kanunu`nun 45. maddesine aykırı olan çoğunluk görüşüne bu nedenlerle katılmıyorum.

Çetin AŞÇIOĞLU

Bono – Geçerlilik Şartı – İmza – Kaşe İmza

Yargıtay 12. Hukuk Dairesi Kararı
E:2016/10606, K: 2016/13343, T:05.05.2016

  • Bono
  • Geçerlilik Şartı
  • İmza
  • Kaşe İmza
Özet
  • Bononun kambiyo senedi vasfını taşıması için, düzenleyen kimsenin imzasını ihtiva etmesi zorunludur.
  • Senette yer alan kaşe imzanın borçlunun elinden çıkmış ıslak imza olmaması nedeniyle, takip konusu senedin kambiyo senedi vasfını haiz bono olarak kabulü mümkün değildir.

DAVA: Alacaklı tarafından borçlu hakkında kambiyo senetlerine mahsus haciz yolu ile icra takibine başlandığı, keşideci-borçlunun icra mahkemesine başvurusunda, takip dayanağı senetteki imzaya, borca ve faize itiraz ettiği, kambiyo vasfı bulunmadığına ilişkin şikayette bulunarak takibin iptaline karar verilmesini istediği; mahkemece imzaya itirazın kabulü ile takibin durdurulmasına, şartları oluşmadığından tazminat isteminin reddine karar verildiği anlaşılmaktadır.

Senet tanzim tarihinde yürürlükte bulunan mülga 6762 sayılı TTK’nun 688 maddesine göre (Takip ve karar tarihinde yürürlükte bulunan 6102 sayılı TTK.nun 776/1-g. maddesi); takip konusu bononun kambiyo vasfını taşıması için; “…düzenleyen kimsenin imzasını” ihtiva etmesi zorunludur. 6098 sayılı TBK nun 15. maddesine göre ise, “imzanın borç altına girenin el yazısıyla atılması zorunludur. Güvenli elektronik imza da, el yazısıyla atılmış imzanın bütün hukuki sonuçlarını doğurur. İmzanın el yazısı dışında bir araçla atılması, ancak örf ve âdetçe kabul edilen durumlarda ve özellikle çok sayıda çıkarılan kıymetli evrakın imzalanmasında yeterli sayılır…”

Mahkemece takip konusu senetteki keşideci- borçlunun imza incelemesi hususunda Adli Tıp Kurumu Başkanlığı Fizik İhtisas Dairesi’nden rapor alınmış, 18.12.2014 tarihli raporda; “İnceleme konusu senetteki imzaların ıslak imza olmayıp, kaşe ile oluşturulmuş imzalar olduğu ve sözkonusu imzalar üzerinde mürekkepli kalem ile gidilmiş olması nedeniyle aidiyeti hususunda bir değerlendirme yapılamadığı” belirtilmiş ve mahkemece bu rapor esas alınarak takibin durdurulmasına karar verilmiştir.

Somut olayda; keşideci-borçlunun imzalarının kaşe imzalar olduğu anlaşılmaktadır. Buna göre, senette yer alan kaşe imzanın borçlunun elinden çıkmış ıslak imza olmaması nedeniyle, yukarıda açıklanan imza unsurunu içermeyen takip konusu senet, kambiyo senedi vasfını haiz bono niteliğinde değildir. Bu durumda, mahkemece İİK.nun 170/a-2. maddesi gereğince istemin kabulü ile takibin iptaline karar verilmesi gerekirken, itirazın kabulü ile takibin durdurulması yönünde hüküm tesisi doğru değil ise de, borçlunun bu hususa ilişkin temyiz itirazı bulanmadığından (ve karar alacaklı tarafından da temyiz edildiğinden aleyhe bozma yasağı ilkesi gereğince de) bu husus bozma nedeni yapılmamıştır.

Ne var ki, bu halde takibin iptalinin dayanağı olan İİK.nun 170/a. maddesinde tazminat öngörülmemiş olduğundan borçlu lehine tazminata hükmedilmesi mümkün bulunmayıp sonucu itibarı ile doğru olan mahkeme kararının onanması yoluna gidilmiştir.

SONUÇ : Tarafların temyiz itirazlarının reddi ile sonucu doğru mahkeme kararının yukarıda yazılı nedenlerle İİK.’nun 366. ve HUMK.’nun 438. maddeleri uyarınca (ONANMASINA), alınması gereken 29,20’şer TL temyiz harcından, evvelce alınan harç varsa mahsubu ile eksik harcın temyiz edenlerden tahsiline, ilamın tebliğinden itibaren 10 gün içinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere, 05/05/2016 gününde oybirliğiyle karar verildi.

Ticaret Unvanının Markasal Kullanımı – Haksız Rekabet – Markaya Tecavüz

Yargıtay 11. Hukuk Dairesi Kararı
Esas No:2015/11138, Karar No:2016/5911, T:30.05.2016

  • Ticaret Unvanının Markasal Kullanımı
  • Haksız Rekabet
  • Markaya Tecavüz

Özet:

  • Davalının tacir olması nedeniyle davacı markalarından haberdar olacağının kabulü gerekir.
  • Yalnızca marka başvurusunda bulunmak markasal kullanma hakkı vermez.
  • Tescilli ticaret unvanı tescilli olduğu sürece tescil edildiği şekli ile ve unvansal kullanımı yasal bir hakkın kullanımı olup haksız rekabet yarattığından bahsedilemez ise de, ticaret unvanının markasal kullanımı markaya tecavüz ve haksız rekabet yaratır ve unvandaki diğer kelimelerden öne çıkartılarak markasal bir algı yaratacak şekilde kullanımı da markaya tecavüz ve haksız rekabet yaratır.

DAVA: Taraflar arasında görülen davada …. Fikri ve Sınaî Haklar Hukuk Mahkemesi’nce verilen 03/03/2015 tarih ve 2013/68-2015/44 sayılı kararın Yargıtayca incelenmesi davalı vekili tarafından istenmiş ve temyiz dilekçesinin süresi içinde verildiği anlaşılmış olmakla, dava dosyası için Tetkik Hakimi … tarafından düzenlenen rapor dinlendikten ve yine dosya içerisindeki dilekçe, layihalar, duruşma tutanakları ve tüm belgeler okunup, incelendikten sonra işin gereği görüşülüp, düşünüldü:

Davacı vekili, müvekkilinin “…” ibareli tescilli markaların sahibi olduğunu, “…” ibaresini 41. sınıfta esas unsur olarak kullanmakta olduğunu, … ibaresinin aynı zamanda müvekkilin ticaret unvanı olduğunu, davalı şirketin “…” ibaresini ticaret unvanı olarak kullandığını, “…” Dershanesi adlı bir işletme işlettiğini, … adlı bir eğitim kurumu inşaının devam ettiğini, başvurduğu “…” ibareli markayı henüz kesinleşmeden kullandığını, “…” ve … internet adresleri bulunduğunu, bu adresleri yazışmalarda kullandığını, davalı tarafından yapılan ihlalin sona erdirilmesi için müvekkil tarafından yapılan ihtarın sonuçsuz kaldığını ifade ve beyan ederek; marka hakkına tecavüzün tespitini, … ibareli tabelaların indirilmesini, internet sitesi yayının tedbir yoluyla durdurulmasını, ticaret unvanının terkinini, marka hakkına tecavüz nedeniyle 4000TL maddi ve 4000TL manevi tazminat ile hükmü ilanını talep etmiştir.

Davalı vekili, müvekkil şirket kurulurken … İl Milli Eğitim Müdürlüğünün “ …” adıyla faaliyete başlamasında sakınca olmadığına dair izin verdiğini, 2004 yılında …’da dershane niteliğinde, aynı yıl İstanbul’da ilköğretim düzeyinde faaliyete geçtiğini, davacıdan daha evvel faaliyete başladığını, farklı tüketici sınıflarına hitap ettiklerini, kuruldukları illerin birbirinden farklı olduğunu, inşaatı devam eden okula … adının verileceğini, “…” adını kullanmakta zaten bir engelin olmadığını, 41. sınıfta müvekkilden başka “…” ibaresi içeren başka marka tescillerinin de bulunduğunu, markaların birbirinden farklı olduğunu, ” …” markasının bir bütün olduğunu ifade ve beyan ederek davanın reddine karar verilmesini arz ve talep etmiştir.

Mahkemece, iddia, savunma, benimsenen bilirkişi raporu ve tüm dosya kapsamına göre, davalının okul inşaatında, dershane işletmelerinde alan adında kullanımının ve ticaret unvanının da bulunmasının marka hakkına tecavüz teşkil ettiği (ticaret unvanının markasal kullanımı nedeniye) haksız rekabet yarattığı, kullanımının haksız olduğu, davalının tacir olması nedeniyle davacı markalarından haberdar olabilecek durumda olduğu, yalnızca marka başvurusunda bulunmak markasal kullanma hakkı vermeyeceği, ayrıca davalının başvurusunun da başvuru aşamasında red olunduğu ve davalının yasal 2 aylık sürede başvurunun reddi kararına itiraz etmemesi nedeniyle lehine hüküm ifade etmediği, internet alan adına haksız rekabet yarattığı, tescilli ticaret unvanı tescilli olduğu sürece tescil edildiği şekli ile ve unvansal kullanımı yasal bir hakkın kullanımı olup haksız rekabetyarattığından bahsedilemez ise de, ticaret unvanının markasal kullanımı markaya tecavüz ve haksız rekabet yaratacağından ve unvandaki diğer kelimelerden öne çıkartılarak markasal bir algı yaratacak şekilde kullanımı da markaya tecavüz ve haksız rekabetyaratacağından davalının ihtara rağmen kullanımını sürdürdüğü kusurlu olduğu bu nedenle maddi ve manevi tazminat şartlarının oluştuğu gerekçesiyle, davanın kabulü ile, davalının eğitim öğretim hizmetlerinde ve okul yapımlarında “…” ibaresini kullanmasının davacının tescilli marka hakkından doğan haklarına tecavüz teşkil ettiğinin ve haksız rekabet yarattığının tespitine, markaya tecavüz ve haksız rekabetin men’ine, sonuçlarının ortadan kaldırılmasına, ”…” ibaresinin her türlü ilan broşür levha tanıtım evrakı basılı evraklar reklamlar, afişler fatura ve hertürlü tanıtım evrakında kullanımının önlenmesine, ”…” ibaresinin taşıyan tanıtım evraklarından ve vasıtalarından silinmesi mümkün olanların öncelikle silinmesine, silinmesi mümkün olmaz ise imhasına, davalı adına kayıtlı …. ve … alan adlı sitelere erişimin engellenmesine, davalının ticaret ünvanında bulunan ”…” ibaresi davacı markasına tecavüz ve haksız rekabet yarattığından davalı ticaret ünvanından ”…” ibaresinin terkinine, maddi tazminat talebinin kabulü ile 556 KHK 66/c md gereğince 50.281,55 TL tazminatın dava tarihi 08/04/2013 tarihinden itibaren değişir oranlarda ticari faizi ile birlikte davalıdan tahsili ile davacıya verilmesine, manevi tazminat talebinin kabulü ile, 4.000 TL manevi tazminatın dava tarihi 08/04/2013 tarihinden itibaren değişir oranlarda ticari faizi ile birlikte davalıdan tahsili ile davacıya verilmesine, ilan talebinin kabulü ile hükmün kesinleşmesini müteakip masraf davalıdan alınmak kaydı ile hüküm özetinin Türkiye’de yayınlanan tirajı yüksek bir gazetede bir kez ilanına karar verilmiştir.

Kararı davalı vekili temyiz etmiştir.

KARAR: Dava dosyası içerisindeki bilgi ve belgelere, mahkeme kararının gerekçesinde dayanılan delillerin tartışılıp, değerlendirilmesinde usul ve yasaya aykırı bir yön bulunmamasına göre, davalı vekilinin tüm temyiz itirazları yerinde değildir.

SONUÇ: Yukarıda açıklanan nedenlerden dolayı, davalı vekilinin bütün temyiz itirazlarının reddiyle usul ve kanuna uygun bulunan hükmün ONANMASINA, aşağıda yazılı bakiye 2.753,28 TL temyiz ilam harcının temyiz edenden alınmasına, 30/05/2016 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

 

Birleşme – Öz Sermaye Tespiti

Yargıtay 11. Hukuk Dairesi Kararı
Esas No:2015/10475, Karar No:2016/5033, T:04.05.2016

  • Birleşme  
  • Öz Sermaye Tespiti

Özet:

  • 6102 sayılı TTK’nun 136. vd. maddelerinde şirketlerin birleşme-devralma hallerinde mahkeme aracılığıyla öz sermaye tespitinin yapılması gerektiğine ilişkin hüküm bulunmamaktadır.
İlgili Maddeler: TTK 136 vd.
.
.

DAVA: Hasımsız olarak görülen davada …. Asliye Ticaret Mahkemesi’nce verilen 16/06/2015 tarih ve 2015/658-2015/485 sayılı kararın Yargıtayca incelenmesi davacı vekili tarafından istenmiş ve temyiz dilekçesinin süresi içinde verildiği anlaşılmış olmakla, dava dosyası için Tetkik Hakimi … tarafından düzenlenen rapor dinlendikten ve yine dosya içerisindeki dilekçe, layihalar, duruşma tutanakları ve tüm belgeler okunup, incelendikten sonra işin gereği görüşülüp, düşünüldü:

Davacı vekili; müvekkilinin ve davadışı şirketler …., …. ve …’nin …’ye devrolunduğunu, devralan şirketin sermaye artırımı yaparak devrolan şirketlerin ortaklarına net öz sermaye tutarına göre şirketlerdeki mevcut hisseleri oranında hisse verilmesine karar verildiğini, bu hususta birleşme izni ve diğer idari izinlerin alındığını, söz konusubirleşme işlemlerin kanun ve tebliğ hükümlerine uygun olarak yapıldığını, birleşme işlemleri sonucu devralan şirket devrolan şirketlerin mevcut devredilen net özvarlık tutarlarına ve sermaye payları oranına göre hisse senedi verilmek üzere birleşme işlemlerinin gerçekleşeceğini, bu kapsamda devralan ve devrolunan şirketlerin 31/05/2015 tarihi itibariyle öz varlıklarının tespitinin yapılması gerektiğini, devralan şirketin ve devrolunan şirketlerin önceki sermayelerinin ödenip ödenmediğinin ve öz kaynaklar içerisinde bulunup bulunmadığının ve sermaye yapılarının belirlenmesi devralan şirketin, birleşme sonucu devrolan şirketlerden aldıkları varlıklar sonucu mevcut sermayesinde meydana gelen artışın tutarının belirlenerek devralan şirketin, devrolunan şirketlerden almış oldukları varlıklara istinaden sermayesinin ne kadar artmış olduğunun mahkemece bilirkişi marifetiyle tespitine karar verilmesini ve rapor alınmasını talep etmiştir.

Mahkemece tüm dosya kapsamına göre; talep, birleşen şirketlerin (devralan ve devrolunan şirketlerin) özvarlığının tespiti ile birleşme oranlarının ve devir alacak şirkette birleşme sonucu oluşacak sermaye yapısının tespiti istemine ilişkin olup, birleşme izninin alındığı, devralınan şirketlerin 31/05/2015 tarihi itibariyle düzenlenen bilançolarına göre bütün aktif ve pasifleri ile birlikte kül halinde devralınması suretiyle devrolan bu şirketle birleşilmesi ve devrolan şirketlerin tasfiyesiz infisah işlemlerinin devralan şirket tarafından yapılmasına karar verildiği, ancak Türk Hukuku’nda birleşme işlemlerinde mahkemece yapılması gereken inceleme ve/veya tasdike yönelik yahut talep içeriğindeki şekilde bilirkişi raporu alınmasına yönelik talebin yasal dayanağının bulunmadığı gerekçesiyle 6102 sayılı TTK’ya göre dinlenebilirlik koşulu taşımadığından yasal koşulları bulunmayan talebin reddine karar verilmiştir.

Kararı, davacı vekili temyiz etmiştir.

KARAR: Dava dosyası içerisindeki bilgi ve belgelere, mahkeme kararının gerekçesinde dayanılan delillerin tartışılıp, değerlendirilmesinde usul ve yasaya aykırı bir yön bulunmamasına ve 6102 sayılı TTK’nun 136. vd. maddelerinde şirketlerin birleşme-devralma hallerinde mahkeme aracılığıyla öz sermaye tespitinin yapılması gerektiğine ilişkin hüküm bulunmamasına göre davacı vekilinin tüm temyiz itirazları yerinde değildir.

SONUÇ: Yukarıda açıklanan nedenlerle davacı vekilinin temyiz itirazlarının reddi ile hükmün ONANMASINA, aşağıda yazılı bakiye 01,50 TL temyiz ilam harcının temyiz edenden alınmasına, 04/05/2016 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

Anonim Şirket Esas Sermayesinin Artırılması – Yönetim Kurulu Üyelerinin Sorumluluğu – Doğrudan Zarar

Yargıtay 11. Hukuk Dairesi Kararı
Esas No:2015/14405, Karar No:2016/6410, T:09.06.2016

  • Anonim Şirket
  • Sermaye Artırımı
  • Yönetim Kurulu Üyelerinin Sorumluluğu
  • Sorumluluk Davası
  • Doğrudan Zarar – Dolaylı Zarar

Özet:

  • Esas sermayenin artırılması sonrasında nakdi sermayenin 1/4 ünün ödenmek durumunda kalınması ve bakiye kısmın ödenmesi için de yönetim kurulu üyeleri tarafından onbeş gün gibi kısa bir süre tanınması nedeniyle, davacıların zararının doğrudan zarar niteliğinde olduğu ve yönetim kurulu üyelerine açılacak dava ile belirlenen zararın tazmininin doğrudan kendilerine ödenmek üzere davacılar tarafından talep edilebileceğinin kabulü gerekir.

İlgili Maddeler: TTK 555, TTK 553, TTK 462

DAVA: Taraflar arasında görülen davada … .. Asliye Ticaret Mahkemesi’nce verilen 24/03/2015 tarih ve 2014/…296-2015/203 sayılı kararın duruşmalı olarak incelenmesi davacılar vekili tarafından istenmiş olup, duruşma için belirlenen 07.06.2016 günü hazır bulunan davacılar vekili Av. … … ile davalılar vekili Av. … … dinlenildikten sonra duruşmalı işlerin yoğunluğu ve süre darlığından ötürü işin incelenerek karara bağlanması ileriye bırakıldı. Tetkik Hakimi tarafından düzenlenen rapor dinlenildikten ve yine dosya içerisindeki dilekçe, layihalar, duruşma tutanakları ve tüm belgeler okunup incelendikten sonra işin gereği görüşülüp, düşünüldü.

Davacılar vekili, davacıların davalıların yönetim kurulu üyeleri bulundukları … Holding A.Ş.’nin ortakları olduklarını, … Holding A.Ş.’nin 13.097.521,12 TL olan esas sermayesinin 31.10.2013 tarihli olağanüstü genel kurulunda 613.097.531,12 TL’ye yükseltildiğini, yükseltilen sermaye tutarının 300 milyon TL’sinin enflasyon düzeltmesi farklarından karşılandığını, 300 milyon TL’sinin ise yeni nakdi sermaye taahhüdü olarak pay sahiplerinden talep edildiğini, 881.962.147,97 TL tutarındaki iç kaynakların tamamının sermayeye eklenmeden dış kaynaklardan artırım yapılmasının hukuka aykırı olduğunu, nakdi sermayenin 1/4 ünün iştirak taahhütnamelerinin imzalanması sırasında nakden ödendiğini, bakiye kısmın ödenmesi için davalı yönetim kurulu üyelerinin 15 günlük süre tanımalarının da hukuka aykrı bulunduğunu, davalılara … Holding A.Ş. ve bağlı iştirakleri bünyesinde ek menfaatler sağlandığını, 31.08.2013 tarihli bilançonun gerçeği yansıtmadığı gibi genel kurula da ibraz edilmediğini, bağlı iştiraklerin olağan genel kurul toplantılarının zamanında yapılmadığını, … Holding A.Ş. ve bağlı iştiraklerin 2014 yılında yapılan 2013 yılına ait genel kurullarında davacıların temsil edilme haklarının kısıtlandığını, yine bu genel kurullarda davacıların temsilcilerinin konuşma sürelerinin sınrlandırılarak müzakere hakkı tanınmadığını ileri sürerek; geçici talep sonucu olarak ve belirsiz alacak kuralları çerçevesinde talep edilen zarar miktarının davacı pay sahipleri yönünden 100.000,00 TL alınmak suretiyle tazmini gereken zarar miktarının tespitiyle, zarar miktarının tespitinden sonra taraflarınca bildirilecek kesin talep sonucuna göre talep edilen miktarın payları oranında ayrı ayrı davacı pay sahiplerine ödenmek üzere avans faizi ile birlikte davalılardan müteselsilen tahsiline karar verilmesini talep ve dava etmiştir.

Davalılar vekili, davacıların sermaye artırım kararına katılmak gibi bir hukuki zorunluklarının olmadığını, genel kurul toplantısında alınan hukuka uygun sermaye artırımına istinaden davacıların hiç bir baskı altında olmaksızın tamamen kendi hür iradeleri ile bu sermaye artırım kararına katılıp taahhütte bulunduklarını ve paylarına düşen nakdi sermaye kısmını hiç bir ihtirazı kayıt ileri sürmeksizin ödediklerini, iddiaların yerinde olmadığını savunarak davanın reddini istemiştir.

Mahkemece, iddia, savunma ve dosya kapsamına göre, davacılar vekilinin yönetim kurulunun sermaye artırım talebiyle yapılan olağanüstü genel kurulda sermaye artırımının pay sahiplerini doğrudan zararlandırıcı işlem niteliğinde olduğunu iddia ederek uğramış olduğu zararın tazminini talep ettiği, davacıların pay sahibi olarak hem doğrudan hem de dolayısıyla zararın varlığı halinde bunun tazminini isteyebilecekleri, pay sahiplerinin zarara uğraması halinde 6102 sayılı TTK.nın 555/1 maddesi gereğince tazminatın ancak şirkete ödenmesini isteyebilecekleri, davacıların ise tazminatın doğrudan kendilerine ödenmesini talep ettiği gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir.

Kararı, davacılar vekili temyiz etmiştir.

KARAR: 1- Dava dosyası içerisindeki bilgi ve belgelere, mahkeme kararının gerekçesinde dayanılan delillerin tartışılıp değerlendirilmesinde usul ve yasaya aykırı bir yön bulunmamasına göre, davacılar vekilinin aşağıdaki bent dışında kalan sair temyiz itirazlarının reddine karar vermek gerekmiştir.
2- Dava, davacıların ortağı bulunduğu dava dışı anonim şirket yönetim kurulu üyelerine karşı açılmış sorumluluk davasıdır. Dava dilekçesiyle davacıların ortağı bulunduğu … Holding A.Ş.’nin esas sermayesinin 31.10.2013 tarihli olağanüstü genel kurulunda yükseltildiği, yükseltilen sermaye tutarının 300 milyon TL’sinin enflasyon düzeltmesi farklarından karşılandığı, 300 milyon TL’sinin ise yeni nakdi sermaye taahhüdü olarak pay sahiplerinden talep edildiği, iç kaynakların tamamı sermayeye eklenmeden dış kaynaklardan artırım yapılmasının hukuka aykırı olduğu, nakdi sermayenin 1/4 ünün iştirak taahhütnamelerinin imzalanması sırasında nakden ödendiği, bakiye kısmın ödenmesi için davalı yönetim kurulu üyelerinin 15 günlük süre tanımalarının hukuka aykırı bulunduğu iddiasıyla tazminat talebinde bulunulmuş; işbu iddia dışında ileri sürülen davacıların zarara uğradığı bildirilen hususlar dolaylı zarar olduğundan pay sahiplerinin zarara uğraması halinde 6102 sayılı TTK.’nın 555/1 maddesi gereğince tazminatın ancak şirkete ödenmesini isteyebilecekleri, davacıların ise tazminatın doğrudan kendilerine ödenmesini talep ettiği gerekçesiyle davanın reddine karar verilmesi yerinde ise de açıklanan esas sermayenin arttırılması sonrasında nakdi sermayenin 1/4 ünün nakden ödenmek durumunda kalınması, bakiye kısmın ödenmesi için de davalı yönetim kurulu üyelerinin 15 günlük gibi kısa bir süre tanımaları sebebiyle davacıların zarar gördüğü iddiası, doğrudan zarar niteliğinde bulunup, davacılar tarafından varsa belirlenen zararın tazminini talep edilebilecektir. Bu suretle, ileri sürülen işbu iddia hakkında gösterilen delillerin toplanarak sonucuna göre karar verilmesi gerekirken davacıların tazminatın ancak şirkete ödenmesini isteyebilecekleri, doğrudan kendilerine ödenmesini isteyemeyecekleri gerekçesiyle yazılı şekilde hüküm tesisi doğru olmamış bozmayı gerektirmiştir.

SONUÇ : Yukarıda (1) numaralı bentte açıklanan nedenlerle davacılar vekilinin sair temyiz itirazlarının reddine, (2) numaralı bentte yazılı nedenlerle davacılar vekilinin temyiz itirazlarının kabulüyle hükmün davacılar yararına BOZULMASINA, takdir olunan 1.350 TL duruşma vekalet ücretinin davalılardan alınarak davacılara verilmesine, ödedikleri temyiz peşin harcın istekleri halinde temyiz edenlere iadesine, 09/06/2016 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

Birleşmede alacakların teminat altına alınması

Yargıtay 11. Hukuk Dairesi Kararı
Esas No:2015/12540, Karar No:2016/7000, T:27.06.2016

  • Birleşme
  • Teminat
  • Alacaklıların Korunması

DAVA: Taraflar arasında görülen davada … 5. Asliye Ticaret Mahkemesi’nce verilen 11/06/2015 tarih ve 2014/1470-2015/417 sayılı kararın duruşmalı olarak incelenmesi davacı vekili tarafından istenmiş olup, duruşma için belirlenen 31.05.2016 günü hazır bulunan davacı vekili Av. … … ile davalı vekili Av. … … dinlenildikten sonra duruşmalı işlerin yoğunluğu ve süre darlığından ötürü işin incelenerek karara bağlanması ileriye bırakıldı. Tetkik Hakimi tarafından düzenlenen rapor dinlenildikten ve yine dosya içerisindeki dilekçe, layihalar, duruşma tutanakları ve tüm belgeler okunup incelendikten sonra işin gereği görüşülüp, düşünüldü:

Davacı vekili, müvekkilinin dava dışı…Gayrimenkul Geliştirme Yatırım Danışmanlık A.Ş. ile 08.09.2011 tarihinde hizmet akdi imzaladığını, sözleşmenin 6.2 maddesine göre hak kazandığı ekstra bonus prim alacağının ödenmesini talep ettiğini, ödeme yapılmayınca iş mahkemesinde dava açtıklarını, dava açıldıktan sonra yukarıda anılan şirketin davalı ile birleşmesi nedeniyle fesholunduğunu, bunun üzerine birleşme nedeniyle zarara uğrayacaklarından bahisle TTK’nın 157. maddesi uyarınca 500.000 TL’nin ödenmesi veya teminat altına alınmasının istediklerini, bugüne kadar davalı tarafından ödeme yapılmadığı gibi, teminatta verilmediğini, iş mahkemesindeki menfaatlerinin birleşme nedeniyle tehlike altına girdiğini, TTK’nın 157. maddesine göre birleşmeye katılan şirketlerin alacaklıları, birleşmenin hukuken geçerlilik kazanmasından itibaren üç ay içinde istemde bulunurlarsa, devralan şirketin alacakları teminat altına alacağını, davacının rüçhanlı alacakları için korunmaya değer menfaati bulunduğunu, davalı tarafından alacakları ödenmeyip teminatta verilmediğinden birleştirme kararına itiraz ettiklerini ileri sürerek, 500.000 TL’nin ödenmesini veya teminat altına alınmasını talep ve dava etmiştir.

Davalı vekili, davacının aynı alacak talebine ilişkin olarak iş mahkemesinde dava açtığını, TTK’nın 157. maddesinde birleşmeye itiraz hakkı tanınmadığını, davacının alacak talebinin uyuşmazlık konusu olduğunu, alacağın varlığının iş mahkemesi kararı ile belirleneceğini, birleşmeden dolayı alacakların tehlikeye düşmeyeceğini, birleşme sonrası davalı şirketin özvarlığının 34.898.267,79 TL olduğunu, davalının 10 alışveriş merkezinin yöneticiliğini yaptığını, borca batıklık durumu bulunmadığını savunarak, davanın reddini istemiştir.

Mahkemece, iddia, savunma ve dosya kapsamına göre, davacının hizmet akdini imzaladığı… Gayrimenkul Geliştirme Yatırım Danışmanlık AŞ.’nin davalı ile birleştiği, davacının muaccel bir alacağı bulunmadığı, iş mahkemesine açılan davanın halen derdest olduğu, TTK’nın 157. maddesinin, 6762 sayılı TTK’nın 150. maddesi gibi birleşme kararına karşı mahkemeye müracaat hakkı tanımadığı gerekçesiyle, davanın reddine karar verilmiştir.

Kararı, davacı vekili temyiz etmiştir.

KARAR: Dava, 6102 sayılı TTK 157/1 maddesinden kaynaklanan şirket birleşmesi nedeniyle, birleşen şirketin alacaklısının alacağının ödenmesi veya teminat altına alınmasına ilişkindir.

Mahkemece yapılan yargılama sonucunda; davacı tarafından hizmet akdine dayalı alacağın belirlenmesi için açılan davanın derdest olduğu, muaccel bir alacağın bulunmadığı, 6102 sayılı TTK 157 maddesinin, 6762 sayılı TTK 150 maddesi gibi birleşme kararına karşı itiraz ve mahkemeye müracaat hakkını alacaklıya tanımadığı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir.

TTK 157/1 maddesi ile “birleşmeye katılan şirketlerin alacaklıları birleşmenin hukuken geçerlilik kazanmasından itibaren üç ay içinde istemde bulunurlarsa, devralan şirket bunların alacaklarını teminat altına alır” düzenlemesi getirilmiştir. Bu hükmün amacı alacaklıların, birleşmenin hukuki geçerlilik kazanmasından sonra teminat vasıtası ile korunması, birleşmede alacaklıların ve şirketin menfaatleri arasında denge kurulması suretiyle, alacaklıların uygun bir şekilde korunmasının sağlanmasıdır. Burada gösterilecek teminatların, şirketin malvarlığını bağlı hale getirecek olması, şirketin mali durumunu olumsuz etkileyebileceği düşüncesiyle teminat altına alma, birleşmenin alacağın ifasını tehlikeye düşürmesi koşuluna bağlanmıştır.

Bu durumda alacaklının alacağını birleşmenin hukuki geçerlilik kazandığı andan itibaren devreden şirket tescille birlikte infisah edeceği için bir teminat göstermekle yükümlü olan şirketin devralan şirket olacağı, talebin TTK 157 maddesindeki şartlara uygun olarak yapılması ve alacağın ifasının birleşme nedeniyle tehlikeye düştüğü ispatlanmış ise şirketin teminat gösterme yükümlülüğünün bulunduğu, şirketin teminat göstermemesi halinde alacaklının icra veya dava yoluna başvurabileceği, (Dr. Hülya Coştan – TTK Tasarısı Hükümlerine göre A.Ş.’nın Birleşme, Bölünme ve Tür Değiştirme Yoluyla Yeniden Yapılanmasında Alacaklının Korunması 2009/IX s. 211) hususları nazara alınarak değerlendirme yapılması gerekirken yukarıdaki gerekçelerle davanın reddine karar verilmesi doğru olmamış kararın bu nedenle davacı yararına bozulmasına karar vermek gerekmiştir.

SONUÇ : Yukarıda açıkanan nedenlerle davacı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile kararın davacı yararına BOZULMASINA, takdir olunan 1.350 TL duruşma vekalet ücretinin davalıdan alınarak davacıya verilmesine, ödediği temyiz peşin harcın isteği halinde temyiz edene iadesine, 27/06/2016 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

Limited Şirketin Haklı Nedenle Feshi Davası

 Yargıtay 11. Hukuk Dairesi Kararı
Esas No:2013/18373, Karar No:2014/2351, T:11.02.2014

  • İki Ortaklı Limited Şirket
  • Haklı Nedenle Limited Şirketin Fesih ve Tasfiyesi 
  • Mahkemenin Taleple Bağlı Olmaması
  • Yürürlük Kanunu
  • Taraf İradelerinden Bağımsız Olarak Kanunla Düzenlenen Hukuki İlişkiler

Özet:

  • TTK m. 636/3’de haklı sebeplerin varlığında, her ortağın mahkemeden şirketin feshini isteyebileceği, mahkemece, istem yerine, davacı ortağa payının gerçek değerinin ödenmesine ve davacı ortağın şirketten çıkarılmasına veya duruma uygun düşen ve kabul edilebilir diğer bir çözüme hükmedebileceği düzenlenmiştir.
  • Tarafların iradelerinden bağımsız olarak, kanunla düzenlenen hukuki ilişkilere, bunlar Türk Ticaret Kanunu’nun yürürlüğe girmesinden önce kurulmuş olsalar bile, Türk Ticaret Kanunu hükümleri uygulanacaktır.

İlgili Maddeler: TTK 573/1, TTK 636/3, 6103 sayılı Kanun m. 3

DAVA: Taraflar arasında görülen davada Büyükçekmece 3. Asliye Hukuk Mahkemesi’nce verilen 28/02/2012 gün ve 2010/856-2012/64 sayılı kararı onayan Daire’nin 11.06.2013 gün ve 2012/13984-2013/12094 sayılı kararı aleyhinde davalılar vekili tarafından karar düzeltilmesi isteğinde bulunulmuş ve karar düzeltme dilekçesinin süresi içinde verildiği anlaşılmış olmakla, dosya için düzenlenen rapor dinlenildikten ve yine dosya içerisindeki dilekçe, layihalar, duruşma tutanakları ve tüm belgeler okunup, incelendikten sonra gereği görüşülüp düşünüldü:

Davacı vekili asıl ve birleşen davasında, müvekkilinin davalı şirketin iki ortağından birisi olduğunu, davalı gerçek kişinin anasözleşme ile şirket müdürü olarak atandığını, ancak şirket sermayesini amacına uygun kullanmadığını, şirketle ilgili olmayan kişilere ödeme yaptığını, şirket defterlerini usulüne uygun tutmadığını, faaliyetlerini durduğunu ve şirketi zarara uğrattığını ileri sürerek, davalı şirketin feshini, şirkete kayyum atanmasını, 1.000 TL tazminatın davalıdan tahsilini talep ve dava etmiştir.

Davalılar vekili, şirketin faaliyetlerinin durmasına davacının neden olduğunu savunarak, davanın reddini istemiştir.

Mahkemece bozma ilamına uyularak yapılan yargılama sonucunda, şirket ortağı olan davacı ve davalının birbirlerine karşı güven ve itimadı zedeleyici hareketlerde bulundukları, ortak menfaate aykırı davrandıkları ve bu olaylarda her ikisinin eşit kusurlu olduğu, TTK 549 ve devamı maddelerinde belirtilen fesih sebebinin oluştuğu ancak tazminat şartları oluşmadığı gerekçesiyle, davalı şirketin feshine, tasfiye memuru atanmasına, tasfiye memuruna 500 TL ücret takdirine, diğer taleplerin reddine davalılar vekilinin temyizi üzerine, Dairemizce onanmıştır.

Davalılar vekili, karar düzeltme isteminde bulunmuştur.

KARAR: 1-Dosyadaki yazılara, mahkeme kararında belirtilip Yargıtay ilamında benimsenen gerektirici sebeplere göre, davalılar vekilinin aşağıdaki bendin kapsamı dışında kalan ve HUMK’nın 440. maddesinde sayılan hallerden hiç birisini ihtiva etmeyen diğer karar düzeltme istemlerinin reddi gerekmiştir.

2-Dava, haklı nedenle limited şirketin fesih ve tasfiyesi ile şirket müdürü davalının verdiği zararın tazmini istemine ilişkindir.

Şirket müdürü aleyhine açılan tazminat davasının reddine yönelik önceden tesis edilen karar kesinleşmiş, iki ortaklı limited şirketin, ortaklarının eşit kusurlu olduğu kabul edilerek yazılı şekilde fesih ve tasfiyesine karar verilmiştir. Ancak, karar tarihinden sonra yürürlüğe giren 6102 sayılı TTK’nın 573/1. maddesi uyarınca limited şirketlerin tek ortaklı olarak da tüzel kişiliğini ve ticari hayatlarını sürdürmeleri mümkün hale gelmiştir. Aynı Kanun’un 636/3. maddesi hükmüne göre de haklı sebeplerin varlığında, her ortağın mahkemeden şirketin feshini isteyebileceği, mahkemece, istem yerine, davacı ortağa payının gerçek değerinin ödenmesine ve davacı ortağın şirketten çıkarılmasına veya duruma uygun düşen ve kabul edilebilir diğer bir çözüme hükmedebileceği düzenlenmiştir.

6103 sayılı Türk Ticaret Kanunu’nun Yürürlüğü ve Uygulama Şekli Hakkındaki Kanun’un 3. maddesi hükmüne göre, tarafların iradelerinden bağımsız olarak, kanunla düzenlenen hukuki ilişkilere, bunlar Türk Ticaret Kanunu’nun yürürlüğe girmesinden önce kurulmuş olsalar bile, Türk Ticaret Kanunu hükümleri uygulanacaktır.

Bu durum karşısında, 6103 sayılı Kanunu’nun 3. ve 6102 sayılı Kanunu’nun 573/1. ile 636/3. maddeleri hükümleri dikkate alınarak bir değerlendirme yapılması için, davalılar vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile kararın bozulması gerekirken yazılı şekilde onanmış olduğundan, davalılar vekilinin karar düzeltme isteminin kabulü ile Dairemizin 11.06.2013 Tarih, 2012/13984 Esas-2013/12094 Karar sayılı onama kararının kaldırılarak kararın yukarıda açıklanan nedenlerle bozulmasına karar vermek gerekmiştir.

SONUÇ: Yukarıda (1) numaralı bentte açıklanan nedenlerle davalılar vekilinin diğer karar düzeltme istemlerinin reddine, (2) numaralı bentte açıklanan nedenlerle karar düzeltme istemlerinin kabulü ile Dairemizin 13.09.2013 Tarih, 2012/17039 Esas-2013/15574 Karar sayılı onama kararının kaldırılarak yukarıda açıklanan nedenlerle kararın BOZULMASINA, ödedikleri temyiz peşin, temyiz ilam ve karar düzeltme harçlarının istekleri halinde karar düzeltme isteyen davalılara iadesine, 11.02.2014 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

İhtiyati Haciz – Yakıt Alacağı – Yabancı Bayraklı Gemi – Türkiye’de Demirli Gemi

Yargıtay 11. Hukuk Dairesi Kararı
Esas No:2012/18434, Karar No:2013/644, T:14.01.2013

  • İhtiyati Haciz
  • Yakıt Alacağı
  • Yabancı Bayraklı Gemi
  • Türkiye’de (İstanbul’da) Demirli Gemi
  • Montrö Sözleşmesi
  • Zararsız Geçiş Yapan Gemi

Özet:

  • Türkiye’de(İstanbul’da) demirli gemi hakkında mahkemenin ihtiyati haciz kararı verme yetkisi bulunmaktadır.

İlgili Maddeler: TTK 1352 ve TTK 1355

DAVA: Taraflar arasında görülen davada İstanbul 52. Asliye Ticaret Mahkemesi’nce verilen 10/09/2012 tarih ve 2012/88 D.İş -2012/87 D.İş sayılı kararın Yargıtayca incelenmesi ihtiyati haciz talep eden vekili tarafından istenmiş ve temyiz dilekçesinin süresi içinde verildiği anlaşılmış olmakla, dava dosyası için Tetkik Hakimi A.G. tarafından düzenlenen rapor dinlendikten ve yine dosya içerisindeki dilekçe, layihalar, duruşma tutanakları ve tüm belgeler okunup, incelendikten sonra işin gereği görüşülüp, düşünüldü:

İhtiyati haciz talep eden vekili, müvekkilince  “V…” isimli geminin kiracısına 48.083,18 USD tutarında yakıt tedarik edilmesine rağmen bedelinin alınamadığını, 6102 sayılı Kanun’un 1352/1. maddesinde yakıt alacaklarının deniz alacağı olarak nitelendirildiğini, geminin yabancı bayraklı olması sebebiyle Türk karasularından çıkması halinde alacaklarının tahsilinin imkansızlaşacağını ileri sürerek “V…” isimli gemi üzerinde ihtiyati haciz tatbikine ve geminin seferden men edilmesine karar verilmesini talep etmiştir.

Mahkemece,  iddia ve tüm dosya kapsamına göre, her ne kadar 6102 sayılı TTK’nun 1352. maddesinde yakıt alacağı deniz alacakları arasında sayılmakta ise de, aynı kanunun 1355. maddesinde yabancı bayraklı gemilerde ihtiyati haciz kararının sadece “geminin demir attığı, şamandraya ve tonoza bağlandığı, yanaştığı yada kızağa alındığı yer mahkemesi tarafından” verilebileceğinin düzenlendiği,  ihtiyaten haczi talep edilen geminin yabancı bayraklı ve  Möntrö Sözleşmesi gereğince transit, zararsız geçiş yapan bir gemi olduğu, Geminin Türk Limanları ile bir hukuki ilişkisi olduğu dosyada ispatlanamadığı, dolayısıyla Möntrö Sözleşmesinin ön gördüğü anlamda zararsız geçiş yapan gemiler hakkında herhangi bir mahkemenin yargı yetkisine haiz olmadığı gerekçesiyle yetkisizlik nedeniyle dilekçenin reddine karar verilmiştir.

Kararı, ihtiyati haciz talep eden vekili temyiz etmiştir.

KARAR: İstem ihtiyati haciz kararı verilmesine ilişkin olup her ne kadar ihtiyati hacze konu edilen gemi yabancı bayraklı ise de, talep dilekçesi içeriği ve dosya içinde mevcut Ulaştırma Denizcilik ve Haberleşme Bakanlığı İstanbul Liman Başkanlığı’nın 07.09.2012 tarihli yazısından da anlaşılacağı üzere İstanbul’da demirli bulunmaktadır. Bu durumda 6102 sayılı TTK’nun 1355’inci maddesi uyarınca mahkemenin ihtiyati haciz kararı vermeye yetkili olduğu nazara alınıp neticesine göre karar vermek gerekirken, yerinde bulunmayan yazılı gerekçe ile yetkisizlik kararı verilmesi doğru olmamış, kararın davacı yararına bozulması gerekmiştir.

SONUÇ: Yukarıda açıklanan nedenlerle davacı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile kararın davacı yararına BOZULMASINA, ödediği temyiz peşin harcın isteği halinde temyiz edene iadesine, 14.01.2013 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

Bono – Ciro – İhtiyati Haciz – Yetkili Hamil

Yargıtay 11. Hukuk Dairesi Kararı
Esas No:2012/18628, Karar No:2013/1362, T:22.01.2013

  • Bono
  • Ciro
  • İhtiyati Haciz
  • Yetkili Hamil
Özet:
  • Lehine ciro yapılan kişinin ciroda gösterilmesi gerekmemektedir.
  • Bir poliçeyi elinde bulunduran kimse, son ciro beyaz ciro olsa dahi, kendi hakkı müteselsil ve birbirine bağlı cirolardan anlaşıldığı takdirde yetkili hamil sayılır.
İlgili Maddeler: TTK 683/2TTK 686 ve TTK 778
————O————

DAVA: Taraflar arasında görülen davada Samsun Asliye Ticaret Mahkemesi’nce verilen 06/11/2012 tarih ve 2012/915-2012/916 sayılı kararın Yargıtayca incelenmesi ihtiyati haciz isteyen vekili tarafından istenmiş ve temyiz dilekçesinin süresi içinde verildiği anlaşılmış olmakla, dava dosyası için Tetkik Hakimi S.D.Y. tarafından düzenlenen rapor dinlendikten ve yine dosya içerisindeki dilekçe, layihalar, duruşma tutanakları ve tüm belgeler okunup, incelendikten sonra işin gereği görüşülüp, düşünüldü:

İhtiyati haciz isteyen vekili, müvekkili olan banka tarafından temlik alınan 10 adet toplam 132.550,00 TL meblağlı bonoların borçlu tarafından vadesi geçtiği halde ödenmediğini ileri sürerek, borçlunun taşınır ve taşınmaz malları ile üçüncü şahıslardaki hak ve alacakları üzerine ihtiyati haciz konulmasına karar verilmesini talep  etmiştir.

Mahkemece, toplam 64.800,00 TL meblağlı 5 adet bono yönünden borçu karşılayacak şekilde borçlunun menkul ve gayri menkul malları ile üçüncü şahıslardaki hak ve alacakları üzerine İ.İ.K’nun 257. ve müteakip maddeleri gereğince ihtiyati haciz konulmasına, geriye kalan toplam 67.750,00 TL meblağlı 5 adet bono yönünden ise ihtiyati haciz isteyen bankanın yetkili hamil olup olmadığı anlaşılamadığı gerekçesiyle dosya üzerinden yapılan inceleme neticesinde  talebin reddine  karar verilmiştir.

Kararı, ihtiyati haciz isteyen vekili temyiz etmiştir.

KARAR: Talep, ihtiyati haciz istemine ilişkin olup, mahkemece davacının yetkili hamil olmadığı gerekçesiyle ihtiyati haiz isteminin kısmen reddine karar verilmiştir. Oysa, talep tarihinde yürürlükte bulunan 6102 Sayılı TTK’nun 778. maddesi yollamasıyla, bonolarda da uygulanacak olan  6102 Sayılı TTK’nun 683/2.maddesi uyarınca, lehine ciro yapılan kimsenin ciroda gösterilmesine lüzum olmadığı gibi, aynı Yasa’nın 686. maddesinde de, bir poliçeyi elinde bulunduran kimsenin, son ciro beyaz ciro olsa dahi, kendi hakkı müteselsil ve birbirine bağlı cirolardan anlaşıldığı takdirde, salâhiyetli hamil sayılacağı düzenlenmiştir.

Bu durum karşısında, mahkemece, ihtiyati haciz talebinin yukarıda açıklandığı şekilde değerlendirilerek sonucuna göre bir karar verilmesi gerekirken, yazılı şekilde hüküm kurulması doğru olmamış, kararın bozulması gerekmiştir.

SONUÇ: Yukarıda açıklanan nedenlerle, ihtiyati haciz isteyen vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile kararın BOZULMASINA, ödediği temyiz peşin harcın isteği halinde temyiz edene iadesine, 22/01/2013 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

Kıymetli Evrakın Zayii – İptal Davası – Görevli Mahkeme – Ticari İş – Ticari Dava – Çekişmesiz Yargı İşleri

Yargıtay 11. Hukuk Dairesi Kararı
Esas No:2012/404, Karar No:2012/12243, T:11.07.2012

  • Kıymetli Evrakın Zayii
  • İptal Davası
  • Ticari İş
  • Ticari Dava
  • Çekişmesiz Yargı İşleri

Özet:

  • Ticaret hukukunda yer alan çekişmesiz yargı işleri bakımından  asıl  görevli  mahkeme asliye mahkemesidir.
  • Kıymetli evrakın zayii nedeniyle iptali davalarına asliye ticaret mahkemesinde bakılır.
  • TTK’nun 4 ve 5. maddeleri özel nitelikte bir usul hükmüdür.

————O————

DAVA: Davacı vekili, müvekkilinin İnegöl Organize Sanayi Bölgesinde faaliyet gösterdiğini, bu faaliyet nedeniyle müşterisinden ciro yolu ile aldığı Şekerbank Çankaya/Ankara şubesine ait, 31/12/2011 keşide tarihli, 10000914 numaralı, 13.000,00 TL’lık  çeki tahsil edemeden zayi etmesi nedeni ile mağdur olduğunu belirterek bu çekin zayi nedeni ile iptaline karar verilmesini  talep etmiştir.

Mahkemece, 01.10.2011 tarihinde yürürlüğe giren 6100 Sayılı HMK’nun 382.e/6 ve 383. maddesi gereğince kıymetli evrak iptali davalarına bakma görevinin sulh hukuk mahkemelerine ait olduğu gerekçesiyle görevsizlik kararı verilerek dosyanın Ankara Sulh Hukuk Mahkemesi’ne gönderilmesine hükmedilmiştir.

Karar, davacı vekilince temyiz edilmiştir.

İstem, kıymetli evrakın zayii nedeniyle iptaline ilişkindir.

01.10.2011 tarihinde yürürlüğe giren HMK’nun 383. maddesinde çekişmesiz yargı işleri ile ilgili olarak “aksine bir düzenleme bulunmadığı sürece” sulh hukuk mahkemesinin görevli olacağı öngörülmüştür. Bu bağlamda konuya yaklaşıldığında, TTK’nun 563 vd. maddelerinde düzenlenen kıymetli evrakın zayi nedeniyle iptaline ilişkin davaların gerek 1086 sayılı Kanun’un yürürlükte kaldığı süreçteki yargısal uygulama ve gerekse de 6100 sayılı HMK’nun 383/2-e/6 maddesi uyarınca ticaret hukukuna dahil çekişmesiz yargı işi niteliğinde olduğu açıktır. Bu nedenle, ilk bakışta, bu nitelikteki davaların da sulh hukuk mahkemesinde görülmesi gerektiği ileri sürülebilecektir. Ancak bu nitelikteki davalar ve/veya HMK’da tercih edilmiş tanımıyla işlerin, aynı zamanda TTK’nun 4. ve 5. maddeleri uyarınca ticari dava ve/veya iş niteliğinde bulunduğu da kuşkusuzdur. TTK’nun 4 ve 5. maddesinin özel nitelikte birer usul hükmü niteliğinde bulundukları düşünüldüğünde, bu davalar ve esasen ticaret hukukuna dahil ve mahkemece görülecek olan çekişmesiz yargı işlerinin tümü bakımından görevli mahkemenin tayininde, HMK’nun 383. maddesinde belirtilen hükmün aksine ve özel bir düzenlemenin var olduğunda duraksanmamalıdır. Bu durumda TTK’nun 5. maddesi başlığı ile birlikte nazara alındığında, ticaret hukukunda yer alan çekişmesiz yargı işleri bakımından  asıl  görevli  mahkemenin  asliye  ticaret  mahkemesi

olduğu, ticaret mahkemesinin bulunmadığı yerler bakımından ise asliye hukuk mahkemesinin görevli kabul edilmesi gerektiği açıktır. Nitekim, 6100 sayılı HMK ile aynı tarihte kabul edilen 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu’nun 757/1. maddesinde bu tür işlerde ticaret mahkemelerinin görevli olduğunun belirtilmiş olması da yasakoyucunun iradesinin de Dairemizin yorumu yönünde olduğunu göstermektedir.

Tüm bu nedenlerle, mahkemece yazılı gerekçe ile görevsizlik kararı verilmiş olması doğru olmamış, davacı vekilinin temyiz itirazının kabulüyle kararın bozulmasına karar vermek gerekmiştir.

SONUÇ: Yukarıda açıklanan nedenlerle davacı vekilinin temyiz isteminin kabulü ile yerel mahkeme kararının BOZULMASINA, ödediği temyiz peşin harcın isteği halinde temyiz edene iadesine, 11/07/2012 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

 

Şirketler Hukukuna İlişkin Yargıtay Kararları -I- Levent Yaralı

Yargıtay 11. Hukuk Dairesi’nin 2010-2011 yıllarında ve şirketler hukukuna yönelik olarak verdiği kararlar arasından seçilen 112 adet kararın özetlenerek ve anahtar kelimeleri çıkarılarak ve 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu’nun ilgili maddeleri ve diğer mevzuat ile bağlantısı gösterilmek suretiyle derlendiği ”Şirketler Hukukuna İlişkin Yargıtay Kararları -I-” adlı kitap, Yaklaşım Yayınları tarafından 1 Haziran 2012 tarihi itibarıyla yayınlanmıştır.

ÖNSÖZ

1957 yılında yürürlüğe giren 6762 sayılı Türk Ticaret Kanunu, ticaret hayatınının kurallarını düzenleyen ana metin olarak 50 yılı aşkın süre ile varlığını sürdürmüştür.

13.01.2011 tarihinde tüm siyasi parti temsilcilerinin oybirliği ile TBMM’de kabul edilen, 14.02.2011 tarih ve 27846 sayılı Resmi Gazete’de yayınlanan 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu birçok hükmü ile 01.07.2012’de yürürlüğe girecektir. 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu’nun ‘‘Ticaret Şirketleri’’ başlığını taşıyan ikinci kitabı 521 maddeden oluşmakta olup, ticaret şirketlerine ilişkin hükümlerin birçoğu yeni olmakla beraber, 6762 sayılı eski Türk Ticaret Kanunu’nda yer alan kurum ve hükümlerin aynı ya da benzerleri de 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu içerisinde varlığını sürdürmektedir.

Yargıtay’ın ticaret şirketlerine ilişkin uyuşmazlıklar hakkında geçmiş 50 küsur senede geliştirdiği içtihat ve ilkesel kararların bir bölümü ise, yeni kanun maddelerinin anlaşılmasında ve yorumlanmasındaki önem ve güncelliğini halen korumaktadır. Bu itibarla, Yargıtay 11. Hukuk Dairesi’nin 2010 ve 2011 yılında vermiş olduğu kararlar arasından şirketler hukukuna yönelik seçmiş olduğumuz 112 adet kararı özetleyip, anahtar kelimelerini çıkararak ve 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu’nun ilgili maddeleri ve diğer mevzuat ile bağlantısını göstermek suretiyle elinizdeki çalışmada derlemiş bulunuyoruz.

Okuyucuya kolaylık sağlaması açısından; konu, madde ve esas/karar numarası dizinleri çıkarılarak çalışmanın başlangıcına konulmuştur.

Çalışmanın Türk Ticaret Hukuku’na katkıda bulunması ümidi ile…

Av. Levent Yaralı, LL.M.

Mayıs 2012, Levent-İstanbul.

 

KONU DİZİNİ

ANONİM ŞİRKETLERE İLİŞKİN KARARLAR

Karar No Başlıklar
Karar 1: Anonim Şirket Borcunun Ortak Tarafından Ödenmesi – Hisse Devri – Devir Öncesi Borçlar – Devredenlere Rücu
Karar 2: Anonim Şirketin Nihai Amacı – Kârın Yedek Akçelere Ayrılması -Kurucu İntifa Senedi Sahipleri -Ticari Etkinlik Sonucu Elde Edilen Kazanç
Karar 3: Kurucu Pay Senedi Sahipleri – Sözleşmeden Kaynaklanan Haklar – Kazanç Kavramı – Kar Payı Dağıtılmaması
Karar 4: Kurucu Pay Sahipleri – Kârın Dağıtılmaması
Karar 5: Eski Yöneticilerin Şirkete Zarar Veren Faaliyetleri – Yeni Yöneticinin Yükümlülükleri ve Sorumluluğu
Karar 6: Yöneticilerin Sorumluluğu – Defter ve Kayıtlara Yansımayan Harcamalar – Kusur Karinesi – İspat Külfeti
Karar 7: Haklı Nedenle Feshin Kanunda Düzenlenmemesi – Yönetim Kurulu Üyelerinin Sorumluluğu – Taraf Teşkili
Karar 8: Yönetici ve Denetçiler Aleyhine Açılacak Tazminat Davası – Yetkili Mahkeme – Kesin Yetki
Karar 9: Birikimli Oy Sistemi – Yönetim Kurulu Üyesi Sayısı
Karar 10: Yönetim Kurulu Kararının İptali – Iskat Usulüne Uyulmaması – İyi Niyet – Fesih Nedenleri – Ortaklar Arası Uyuşmazlık – Yönetim Kuruluna Seçilme – Ortak Sıfatı – Organ Boşluğu ve Kayyım Tayini
Karar 11: İcra Organı Olan Müdür ve Sorumluluğu – Mutlak Ticari Dava – Görevli Mahkeme
Karar 12: Yetkisiz Temsilci Tarafından Yapılan İşlemler – Şirketin İcazet Vermemesi – Karşı Yemin Teklif Etme Hakkı
Karar 13: Banka’nın TMSF’ye Geçmesi – Husumet – Offshore Hesabı – Dolandırıcılık – Haksız ve Hukuka Aykırı Fiil – Ceza Davasının Hukuk Yargılamasına Etkisi
Karar 14: Ticari Defter ve Kayıtların İncelenmesi – Yargı Çevresi – İstinabe – Pay Sahipliğinde Muaraza – Ceza Mahkemesindeki Davanın Eldeki Davaya Etkisi
Karar 15: Sermayenin Geri İstenememesi – Pay Senedinin Nominal Bedel Üzerinde Arz Edilememesi – Ortaklığın Tespiti
Karar 16: Kâr Payının Dağıtılması Kararı – Yönetim Kurulunun Genel Kurul Kararını Değiştirme ve Erteleme Yetkisinin Bulunmaması – Şirket Malvarlığının Tedbiren Dondurulması
Karar 17: Huzur Hakkı – Islahın Yapılabileceği Zaman
Karar 18: Şirketle Muamele Yapma Yasağı – Resen Uygulanamama – Genel Kurulun Yapılan İşlemlere Açık veya Zımni İcazeti
Karar 19: Mali Durumun Bozulması – Üçüncü Kişilerin Zarara Uğraması – Yönetim Kurulu Üyelerinin Sorumluluğu – Hayatın Olan Akışı
Karar 20: Banka Eski Yöneticileri – Sorumluluk Davası – Görevli Mahkeme – Karar Başlığında Tarafların Kimlik Bilgilerinin Doğru Gösterilmemesi – Bozma Nedeni
Karar 21: Yöneticilerin Sorumluluğu – Belgesi Bulunmayan Harcamalar – Ticari Defterlere Kaydedilmeyen Harcamalar
Karar 22: Yöneticilerin Sorumluluğu – Ceza Davasının Hukuk Yargılamasına Etkisi – Şirket Aracının Yöneticilerin Şahsi İşlerinde Kullanılması – Yöneticilerin Görevlerinin Sona Ermesi – Demirbaş ve Stokların Teslimi – İspat Yükü
Karar 23: Yöneticilerin Sorumluluğu – Emniyeti Suistimal – Müşteri Hesaplarında Usulsüz İşlem – Ceza Mahkemesi Kararının Bağlayıcılığı – Maddi Olgunun Tespiti
Karar 24: Banka Yöneticilerinin Sorumluluğu – Sorumluluk Davası Açılması Usulü
Karar 25: Eski Yönetici – Şirketin Zarara Uğratıldığı İddiası – Sorumluluk Davası Açılma Usulü
Karar 26: Yönetim Kurulu Eski Üyelerinin Sorumluluğu – Vekalet Veren Denetçilerin Değişmesi
Karar 27: Genel Müdürün Sorumluluğu – Sorumluluk Davası Açılması Usulü
Karar 28: Genel Kurul Kararının İptali – Sermaye Artırımına Hazırlık – Ticari Defterlerin ve Muhaberatın Tetkiki – Bilançonun ve Yönetim Kurulu Faaliyet Raporunun İncelenememesi – Özel Denetçi İsteminin Reddi – Özel Denetçi Tayini
Karar 29: Genel Kurul Kararının İptali – Denetçinin Genel Kurul Toplantısına Katılmamış Olması
Karar 30: Kâr Payının Dağıtılması Kararı – Genel Kurul Kararını Yönetim Kurulunun Değiştirme ve Erteleme Yetkisinin Bulunmaması – Şirket Malvarlığının Tedbiren Dondurulması
Karar 31: Iskat – Genel Kurul Kararının İptali – Toplantı ve Karar Nisabı
Karar 32: Yönetim Kurulu Üyelerinin İbrası – Oydan Yoksunluk – Emredici Kurala Aykırılık – Genel Kurul Kararının İptali – Dava Hakkı
Karar 33: Yönetim Kurulu Üyelerinin İbrası – Oydan Yoksunluk – Genel Kurul Kararının İptali Davası – Mirasçıların Pay Sahipliği ve Dava Hakkı – Miras Taksimi – Hazirun Cetvelinin İşlevi
Karar 34: İbranın Hukuki Niteliği – İbradan Dönülememesi – İbranın Borçtan Kurtarıcı Sonuç Doğurabilmesi Şartı – Finansal Kiralama İşlemi ve Yetersiz Teminat Alındığı İddiası – Yöneticilerin Sorumluluğu
Karar 35: Genel Kurul Kararının İptali – Muhalefet Şerhinin Tutanağa Yazdırılmaması
Karar 36: Genel Kurul Kararının İptali – Taşınmaz Satımı Konusunda Yönetim Kuruluna Verilen Yetki – Taşınmazların Satış Bedelinin Gerçek Değerinden Düşük Olması
Karar 37: Genel Kurul Kararının İptali – Dava Açma Hakkı – Ortaklığın Tespiti
Karar 38: Genel Kurulu Toplantıya Davet – Görev Süresi Sona Eren Yönetim Kurulu Üyeleri – Genel Kurul Kararının İptali – Oy Kullanımına İzin Verilmemesi
Karar 39: Genel Kurul Kararının İptali – Karın Dağıtılmaması – Genel Kurulun Takdir Hakkı – Objektif İyi Niyet
Karar 40: Genel Kurul Kararının İptali Davası – Aktif Husumet Ehliyeti
Karar 41: Şirketin Tek Malvarlığının 49 Yıllığına Kiralanması – Sözleşmenin Yoklukla Malul Bulunması – Şirket Ortaklarının Menfaati ve Dava Hakkı
Karar 42: İmtiyazlı Pay Sahipleri Genel Kurulu – Genel Kurul Kararının İptali – Müktesep Haklarda Değişiklik – Çağrı Merasimindeki Usulsüzlük
Karar 43: Şirkete Ait Taşınmaz Satış Vaadi – Hamile ve Nama Yazılı Hisse Senetleri – Pay Devri
Karar 44: Hisse Devir Vaadi Sözleşmesinin Feshi – Cezai Şart – Husumet – Sözleşmeye Yapılan İlavenin Paraflanmaması
Karar 45: Hisse Senedi Alım Satımı – Zamanaşımı – Vergi Sorumluluğunun Devrine Yönelik Sözleşmenin İç İlişkide Geçerliliği – Temerrüt Faizi – Reeskont – Avans Faiz Oranı
Karar 46: Halka Açık Anonim Ortaklık – Ortaklığın Tespiti – Dava Açmada Hukuki Yarar
Karar 47: Hisse Devri Sözleşmesi – Satıcının Sorumluluğu – Sözleşme Serbestisi
Karar 48: Nama Yazılı Pay Senetlerinin Devri – Çıplak Pay Devri – Devir Usulü – Payı Devralana Dava Açılması ve Davaların Birleştirilmesi
Karar 49: Miras İle Pay İktisabı – Bağlı Nama Yazılı Senetler – Kanuni Ön Alım Hakkı
Karar 50: Şirketin Organsız Kalması – Yönetim ve Denetim Kurulu Üyelerinin Görev Süresinin Sona Ermesi – Fesih Davası – Eksikliklerin Giderilmesi İçin Süre Verilmesi
Karar 51: Esas Sermayenin Üçte İkisinin Kaybı – Alacaklıların Şirketin Feshini Talep Etmesi – Kayyımın Görevden Ayrılması – Taraf Teşkili
Karar 52: Fesih ve Tasfiye – Haklı Neden – Tasfiye Memuru – Atanma Usulü
  LİMİTED ŞİRKETLERE İLİŞKİN KARARLAR
Karar 53: Ortağın Sınırlı Sorumluluğu – Kamu Borçlarından Ortakların Sorumluluğu – Payını Devreden Ortağa Karşı Açılacak Rücu Davası
Karar 54: Şirketin Vergi Borcu – Vergi Borcunun Şirket Tarafından Ödenmesi – Eski Ortağın Sorumluluğu
Karar 55: Şirketinin Vergi Borcu – Ortak Müdür Tarafından Vergi Yapılan Ödeme – Diğer Ortağa Rücu
Karar 56: İki Ortaklı Limited Şirkette Ortaklardan Birinin Ölümü – Payın Miras Yoluyla İktisabı – Şirketin Feshine Karar Verilmesi – Aidat Borcu Bulunmadığı İddiası – Aktif Husumet – Görevsizlik Kararından Sonra Yapılacaklar
Karar 57: Sermaye Artırımı Kararının İptali – İyi Niyet – İbra Kararı Verilecek Ortağın Oy Hakkının Bulunmaması – İki Ortaklı Limited Şirket – Çıkma Hakkının Bulunmaması – Şirketin Feshini Talep
Karar 58: Asgari Sermaye – Sermaye Artırımının Yapılmaması – Şirketin Münfesih Hale Gelmesi – Organsız Kalma – Kayyım Atama
Karar 59: Tüzel Kişiliğin İhyası – Hasımsız Dava – Yargılama Gideri ve Vekalet Ücreti – İdari İşlem Niteliğindeki Tescile Karar Verilmesi
Karar 60: Ortaklar Arasındaki Davanın Zamanaşımı – Hisse Devir Sözleşmesinin Geçersizliği – Hakkın Kötüye Kullanılması Yasağı
Karar 61: Ortaklık Sıfatının Kazanılması – Hisse Devrinin Gabin Nedeniyle Geçersizliği İddiası – Ana Sözleşmeyle Belirli Süreliğine Atanan Müdür – Yeni Müdürün Ortaklar Kurulu Kararı İle Atanması – Bekletici Mesele – Limited Şirkete Kayyım Atanması – İhtiyati Tedbirin Devamı
Karar 62: Hisse Devir Usulü – Pay Devrinin Şirket Yönünden Geçerliliği – Devir Keyfiyetinin Pay Defterine Kaydı Zorunluluğu
Karar 63: Hisse Devri – Ana Sözleşmeyle Atanan Müdürün Azli
Karar 64: Hisse Devir Karşılığı Daire – Alacağın Temliki
Karar 65: Hisse Devri – Limited Şirket Ortaklığının İspatı – Pay Defterine Kayıt
Karar 66: İki Ortaklı Limited Şirkette Bir Ortağın Ölümü – Ölen Ortağın Yerine Yeni Ortak Alma – Görevli Mahkeme – İşbölümü İlişkisi
Karar 67: Hisse Devri – Adi Yazılı Sözleşme – Devir Bedeli – Hayatın Olağan Akışı
Karar 68: Hisse Devir Vaadi – Adi Yazılı Protokol – Geçersizlik – Sebepsiz Zenginleşme – Çekin Karşılıksız Çıkması
Karar 69: Hisse Devri – Adi Yazılı Protokol – Geçersiz Sözleşmeye Dayalı Olarak Cezai Şart İstenememesi
Karar 70: Ortağın Alacaklısı – Şirketin Feshini Talep – Husumet
Karar 71: Ortaklar Kurulu Kararının İptali Davası – Yanlış Hasım Gösterilerek Açılan Dava – Davada Taraf Olmayan Pay Sahibinin Temyizi – Hukuki Yarar
Karar 72: Ortaklar Kurulunun Olağanüstü Toplantıya Çağrılması – Temsil Kayyımı – Reşit Olmayan Çocuk Adına Verilen Vekalet – Çocuğun Reşit Olması – Aktif Husumet
Karar 73: Müdürünün Üçüncü Kişinin Fiilini Taahhüt Şeklindeki İşlemi
Karar 74: Müdürlük Sıfatının Sona Erdirilmesine Yönelik Karar – İmza İnkarı
Karar 75: Genel Kurula Çağrıda Usulsüzlük – Ana Sözleşmeyle Atanan Müdürün Azli
Karar 76: Müdür Olan Ortak – Rekabet Yasağı
Karar 77: Müdürün Rekabet Yasağı – Ortakların Muvafakati – Şirketin Ticaret Unvanına Tecavüz – Dava Hakkı – Kâr Payı
Karar 78: Ortağın Şirketle Olan Davası – Basit Yargılama Usulü – Süresinden Sonra Yapılan Temyiz Hakkında Karar Mercii – Müdür Olan Ortağın Rekabet Yasağı – Müdür Olan Ortağın Azli
Karar 79: Şirketin Feshini Talep Hakkı – Müdürün Rekabet Yasağına Aykırı Davranışı – Müdürün Azli – Haklı Sebep – Ortağın Dolaylı Zararı
Karar 80: Şirketin Fiilen Sona Ermesi – Şirketin Feshi – Haklı Sebep
Karar 81: Fesih ve Tasfiye Davası – Pasif Husumet – Şirketin Davalı Olarak Gösterilmesinin Yeterli Olması – Çıkma
Karar 82: Şirketin Feshi – Haklı Sebep – Ortaklar Arasındaki Boşanma Davası
Karar 83: Şirketin Feshi – Haklı Sebepler – Şirketin Uğradığı Zarar – Usulsüz İşlemler Yapan Müdürün Tasfiye Memuru Olarak Atanması – Şirketler Hukukunda Uzman Bilirkişi
Karar 84: Şirketin Feshi – Haklı Sebep – Uzman Bilirkişi İncelemesi
Karar 85: Ortak Olan Müdürün Azli – Şirket Parasının Zimmete Geçirilmesi – Çıkma – Usulsüz Aktarılan Parayı Talep Yetkisi – Aktif Husumet Ehliyeti
Karar 86: Çıkma – Çıkarma – Sıfat Yokluğu
Karar 87: Şirketin Fesih ve Tasfiyesine Yönelik Dava – Davanın Islahı – Çıkma
Karar 88: Çıkarma – Asıl ve Karşı Dava – Her Davanın Açıldığı Tarihteki Koşullara Göre Değerlendirilmesi Gereği – Müdürlükten Ayrıldıktan Sonra Rekabet Yasağının Olmaması – Müdürün Şirket Hesabından Şahsi Harcamada Bulunduğu İddiası
Karar 89: Çıkarma – Sermayenin Yitirilmiş Olması
Karar 90: Çıkarma – Haklı Neden – Şirket Hakkında İlgili Kuruluşlardan Ortağın Bilgi Talebi – Taahhüt Edilen Sermayenin Ödenmediği İddiası
Karar 91: Müdürün Hukuki Sorumluluğu – Uygulanacak Hükümler – Sorumluluk Davası Açma Yetkisi – Bankadan Çekilen Paranın Şirket Menfaatine Kullanıldığının Kanıtlanması
Karar 92: Şirket Eski Yöneticisinin Sorumluluğu – Şirketin Zarara Uğratıldığı İddiası – Tazminat Davası – Usul
Karar 93: Müdürün Sorumluluğu – Alacaklının Dava Açma Hakkı – Borçlu Şirketin Mal Varlığının Başka Bir Şirkete Aktarıldığı İddiası – Tüzel Kişilik Perdesinin Kaldırılması Talebi
Karar 94: Yöneticilerin Sorumluluğu – Uygulanacak Hükümler – Sorumluluk Davası Açma Usulü
Karar 95: Yöneticinin Sorumluluğu – Hâkimin Taleple Bağlı Olması – Hayatın Olağan Akışı
Karar 96: Yöneticinin Sorumluluğu
Karar 97: Müdürün Sorumluluğu – Zamanaşımı Süresi – Genel ve Özel Hüküm
Karar 98: Yöneticilerin Sorumluluğu – Doğrudan Zarar – Dolayısıyla Zarar
Karar 99: Yöneticilerin Sorumluluğu – Doğrudan Zarar – Dolayısıyla Zarar – Kâr Mahrumiyeti – Kâr Payının İstirdadı
Karar 100: İcrai Yetkiyi Haiz Müdür – Müdürün Sorumluluğu – Limited Şirketlerde Denetçi – Ortağın Denetim Hak ve Görevi
Karar 101: Müdürün Sorumluluğu – Dolaylı Zarar – Ana Sözleşmedeki Tahkim Anlaşması – Tahkim Anlaşmasının Taraflar Arasında Geçerli Olması – Maddi Olgular Açısından Birlikte Görülmesi Zorunlu Olan Dava
Karar 102: Müdürün Sorumluluğu – Müdürün Yetkilerinin Kısıtlanması – Müdürün Rekabet Yasağı – Kâr Payı Talebi – Davanın Konusuz Kalması
Karar 103: Müdürün Şirket Parasını Zimmete Geçirdiği İddiası – Şirket Adına Ortağın Tazminat Talebi – Ortaklar Kurulu Kararına Gerek Olmaması – Eksik İnceleme
Karar 104: Eski Yöneticinin Sorumluluğu – Sorumluluk Davası Açma Usulü
Karar 105: Temsilcinin Şirket Adına Yaptığı İşlem ve Sözleşmeler – Temsilcinin Şahsi Sorumluluğunun Bulunmaması – Pasif Husumet Ehliyeti
Karar 106: Şirketin Organsız Kalması – Şirkete Kayyım Atanması – Hasımsız Dava – Yargılama Gideri ve Vekalet Ücreti
Karar 107: Şirket Muhasebe Kayıtlarının Düzeltilmesi – Ortak Ödemelerinin Şirket Tarafından Yapıldığı İddiası – Pasif Husumet Ehliyeti
Karar 108: Ticaret Şirketlerinin Ehliyeti – Geçersizliğin Tespitini Talep Hakkı – Aktif Husumet
 

MUHTELİF KARARLAR

Karar 109: Hisse Devir Karşılığı – Şirket Adına Kayıtlı Taşınmaz – Dava Hakkı – Pay Üzerinde İştirak Halinde Mülkiyet – Taraf Teşkili
Karar 110: Ticari İşletmenin Devri – Şekle Tabi Olmama – Vergi Kaydı Üzerinde Kalan Devreden – Tahakkuk Eden Vergiler İçin Devralana Dava Açılması – Vergilerin Fiilen Ödenmesinin Şart Olmaması
Karar 111: Tasarrufun İptaline İlişkin Davalar – Yetkili Mahkeme
Karar 112: Tüzel Kişilere Tebligatın Yapılması Usulü – Tarafların Dinlenilmesi

 

 

ESAS VE KARAR NUMARASI DİZİNİ

DAİRE: Yargıtay 11. Hukuk Dairesi

Esas Yılı

Esas No

Karar Yılı

Karar No

Tarih

Karar Sırası

2008

4218

2010

585

21.01.2010

109

2008

4676

2010

1315

05.02.2010

3

2008

4682

2010

1316

05.02.2010

4

2008

4928

2010

1162

02.02.2010

82

2008

5458

2010

1570

11.02.2010

39

2008

5616

2010

1880

18.02.2010

47

2008

5836

2010

1883

18.02.2010

40

2008

5892

2010

2146

25.02.2010

51

2008

6049

2010

2030

23.02.2010

44

2008

6221

2010

2417

04.03.2010

9

2008

6465

2010

2410

04.03.2010

102

2008

6496

2010

2359

02.03.2010

27

2008

6845

2010

711

25.01.2010

99

2008

6887

2010

2069

23.02.2010

28

2008

7011

2010

1063

01.02.2010

37

2008

7121

2010

3026

18.03.2010

38

2008

7126

2010

2987

18.03.2010

108

2008

7908

2010

3505

30.03.2010

52

2008

8222

2010

3847

06.04.2010

69

2008

8424

2010

3843

06.04.2010

57

2008

8642

2010

150

11.01.2010

87

2008

8650

2010

139

11.01.2010

8

2008

8773

2010

202

12.01.2010

92

2008

8774

2010

201

12.01.2010

25

2008

8811

2010

89

11.01.2010

98

2008

8891

2010

4592

27.04.2010

100

2008

8898

2010

5218

11.05.2010

97

2008

8901

2010

118

11.01.2010

80

2008

9158

2010

428

18.01.2010

50

2008

9198

2010

3374

25.03.2010

43

2008

9248

2010

4881

04.05.2010

2

2008

9429

2010

1648

15.02.2010

101

2008

9435

2010

818

26.01.2010

81

2008

9440

2010

4879

04.05.2010

77

2008

9603

2010

776

25.01.2010

63

2008

9631

2010

660

25.01.2010

11

2008

9760

2010

1023

01.02.2010

56

2008

9910

2010

4913

04.05.2010

15

2008

9942

2010

5216

11.05.2010

22

2008

9974

2010

1036

01.02.2010

59

2008

10224

2010

5305

13.05.2010

88

2008

10534

2010

1758

16.02.2010

46

2008

10988

2010

1653

15.02.2010

45

2008

11015

2010

2010

22.02.2010

48

2008

11093

2010

2571

08.03.2010

1

2008

11580

2010

2446

04.03.2010

12

2008

11745

2010

2599

09.03.2010

62

2008

11854

2010

6715

10.06.2010

79

2008

11939

2010

2880

16.03.2010

83

2008

12100

2010

3065

22.03.2010

70

2008

12814

2010

4510

26.04.2010

34

2008

12961

2010

2603

09.03.2010

10

2008

13103

2010

4508

26.04.2010

76

2008

13318

2010

6023

27.05.2010

29

2008

13435

2010

5187

10.05.2010

84

2008

13567

2010

5353

13.05.2010

95

2008

13619

2010

5067

10.05.2010

21

2008

13776

2010

6545

07.06.2010

30

2008

13857

2010

5399

17.05.2010

24

2008

14045

2010

6025

27.05.2010

105

2008

14085

2010

7336

24.06.2010

53

2008

14171

2010

1270

04.02.2010

104

2009

70

2010

7028

17.06.2010

106

2009

336

2010

6088

31.05.2010

66

2009

370

2010

6069

31.05.2010

16

2009

642

2010

6527

07.06.2010

89

2009

899

2010

7179

21.06.2010

71

2009

5308

2010

1072

11.01.2010

75

2009

6855

2010

7153

21.06.2010

7

2009

6935

2011

242

17.01.2011

111

2009

7073

2011

153

17.01.2011

41

2009

7117

2011

249

17.01.2011

26

2009

7157

2011

252

17.01.2011

65

2009

10467

2011

9019

19.07.2011

42

2009

10519

2011

9221

19.07.2011

67

2009

10670

2010

5215

11.05.2010

5

2009

11794

2010

2421

04.03.2010

14

2009

11876

2011

11154

29.09.2011

58

2009

12566

2011

5240

02.05.2011

110

2009

12779

2010

2031

23.02.2010

31

2009

12851

2010

4498

26.04.2010

64

2009

12889

2011

14138

18.10.2011

78

2009

12981

2011

14418

25.10.2011

112

2009

13971

2010

3585

01.04.2010

20

2009

14406

2011

7208

14.06.2011

90

2009

14437

2011

9024

19.07.2011

74

2009

14699

2011

7076

13.06.2011

73

2009

14844

2011

9103

20.07.2011

96

2009

15157

2011

9035

19.07.2011

54

2009

15176

2011

17843

29.12.2011

19

2010

747

2011

17294

20.12.2011

6

2010

781

2011

9111

20.07.2011

55

2010

1245

2011

14345

24.10.2011

36

2010

1369

2011

11002

27.09.2011

23

2010

2021

2010

5217

11.05.2010

18

2010

2320

2011

14245

21.10.2011

86

2010

2542

2010

2913

16.03.2010

68

2010

2775

2011

14304

24.10.2011

91

2010

3108

2011

14361

24.10.2011

107

2010

4225

2010

4745

03.05.2010

72

2010

4279

2010

5075

10.05.2010

13

2010

5400

2010

5060

10.05.2010

17

2010

5905

2011

17291

20.12.2011

49

2010

5941

2011

17326

20.12.2011

94

2010

6007

2011

17655

26.12.2011

85

2010

6350

2011

17847

29.12.2011

33

2010

6509

2011

17168

16.12.2011

35

2010

7064

2011

17661

26.12.2011

32

2010

7233

2011

17422

21.12.2011

60

2011

5071

2011

9043

19.07.2011

103

2011

6880

2011

14106

18.10.2011

61

2011

14844

2011

17415

21.12.2011

93

 

 

Şirketin Tek Malvarlığının 49 Yıllığına Kiralanması – Genel Kurul Kararı – Yokluk – Ortakların Menfaati ve Dava Hakkı

 Yargıtay 11. Hukuk Dairesi Kararı
Esas No: 2009/7073, Karar No: 2011/153, Tarih: 17.01.2011.

  • Anonim ve Limited Şirket          
  • Şirketin Tek Malvarlığının 49 Yıllığına Kiralanması   
  • Sözleşmenin Yoklukla Malul Bulunması                                
  • Şirket Ortaklarının Menfaati ve Dava Hakkı

Özet:

  • Kural olarak bir sözleşmenin iptalini ancak tarafları isteyebilir ise de, iptali istenen sözleşmenin yoklukla malul bulunması halinde şirket ortaklarının da ilgili sıfatıyla böyle bir sözleşmenin yokluğunu talep etmede menfaatleri vardır. Davacının dava tarihi itibariyle ve davanın devamı müddetince ortak olması da böyle bir davayı açmak için yeterli olup, sözleşmenin imza tarihinde ortak olması gerekmez.
  • Maden sahasının şirketin tek malvarlığı olup olmadığı ve 49 yıllığına kiralanmasının bir ortaklar kurulu kararı gerektirip gerektirmediği ve bu itibarla ortada sözleşmenin yokluğu sonucunu doğuracak bir halin bulunup bulunmadığı belirlenmelidir.

————O————

DAVA: Davacı vekili, müvekkilinin davalı B… Mad.San.Tic.Ltd.Şti’nin ortağı olan ve 29.08.2005 tarihinde ölen M.Ş.S.’in kardeşi ve mirasçısı olduğunu, muris Mustafa’nın davalı şirketin %50 hissedarı olup ölümünden sonra hisselerinin davacı ve kardeşi M.R.S.’e miras yolu ile intikal ettiğini, şirketin Çanakkale İli, 53383 sicil numarasında kayıtlı mermer işletme sahasının ruhsat sahibi olduğunu, davalı B.K.’nun yetkisi olmadığı halde davalı G… A.Ş.’nin temsilcisi K.Ç. ile 22.08.2005 tarihinde yaptığı protokol uyarınca madenin kullanım hakkını 49 yıllığına 50.000 YTL karşılığında devrettiğini, bu protokolün yapılması konusunda ortaklar kurulunca alınmış bir karar bulunmadığını, söz konusu maden işletmesinin davalı G… A.Ş.’ne devrine ilişkin olarak alınan 27.03.2006 tarih  ve  6  nolu  ortaklar  kurulu  kararının  usule  aykırı  olduğunu,  toplantıya  müvekkilinin çağrılmadığını, hazır gösterilerek yerine sahte imza atıldığını, kararın yoklukla malul olduğunu, davalı B.K. tarafından verilen 31.03.2006 tarih 09376 nolu vekaletnameye istinaden yapılan devir işleminin de iptali gerektiğini, bu devire bağlı olarak şirket kasasına herhangi bir para girişi olmadığını, devir için ortaklar kurulu kararı bulunması gerektiğini ileri sürerek, 27.03.2006 tarih ve 6 nolu ortaklar kurulu kararı yoklukla malul olduğundan hükümsüzlüğünün tespiti ile iptaline, bu karara dayalı olarak şirketin ruhsatının davalı G… A.Ş.’ne devrine ilişkin 18.08.2006 tarihli satışın iptaline, 22.08.2005 tarihli protokol ile yapılan kiralama-kullanımın hükümsüzlüğünün tespiti ile iptaline ve davalının tahliyesine karar verilmesini talep ve dava etmiştir.

Davalı G… A.Ş. vekili, müvekkiline husumet yöneltilemeyeceğini, müvekkili şirkete ruhsat sahasının satışına ilişkin kararın usulüne uygun olarak gerçekleştirildiğini, müvekkili yönünden bu satış kararının iptalinin istenemeyeceğini, 22.08.2005 tarihli protokol uyarınca yapılan kiralama konusunda davacının şirkete daha sonra ortak olması nedeni ile iptal isteminde bulunamayacağını savunarak, davanın reddini istemiştir.

Diğer davalılar vekili, 27.03.2006 tarihli ortaklar kurulu kararı ile maden sahasına ilişkin ruhsatın ittifakla diğer davalı şirkete devrine karar verildiğini, verilen vekaletname ile 18.08.2006 tarihinde devir işlemini gerçekleştirdiğini, davacının İstanbul’da oturduğunu ve durumdan haberdar olduğunu, karar defterinin her defasında İstanbul’a gönderilerek davacının imzasının alındığını, 22.08.2005 tarihinde kira sözleşmesini imzalayan müdürün yetkili olduğunu savunmuştur.

Mahkemece, iddia, savunma ve tüm dosya kapsamına göre, davacı ortağın toplantı için çağrılmadığı, 27.03.2006 tarihli ortaklar kurulu toplantısının çağrısız yapıldığının davalı anlatımları ile sabit olduğu, ortaklar kurulunda alınan kararların geçerliliği için TTK’nun 388. maddesi uyarınca pay çoğunluğunun sağlanması gerektiği, ortaklar kurulunda alınan karara davacı adına atılan imzanın davacıya ait olmadığının saptandığı, sahte imza ile oluşturulan kararların mutlak butlan ile batıl olduğu, iptali isteminin TTK’nun 381.maddesinde belirlenen süreye tabi olmadığı, dava konusu toplantıda alınan kararların ve sonuçlarının yok hükmünde, keza şirkete ait maden sahasının devrine ilişkin işlemin yok hükmünde olduğu, maden sahasının 22.08.2005 tarihli protokol ile kiralama-kullanımının hükümsüzlüğünün tespiti ile davalının tahliyesine karar verilmesi talep edilmiş ise de, bu karar davacının ortak olmasından önce alınan bir karar olup, şirketin yetkili temsilcisi tarafından alınan usul ve yetkiye uygun bir karar olduğu, şirketin tasfiyesi sonucunda kira ilişkisinin kendiliğinden sona ereceği gerekçesiyle davanın kısmen kabulü ile 27.03.2006 gün ve 6 nolu ortaklar kurulu toplantısında alınan kararın mutlak butlanla batıl olmak suretiyle yok hükmünde olduğunun tespitine, şirket maden sahasının devrine ilişkin işlemin yoklukla malul olduğunun tespitine, diğer istemlerin reddine karar verilmiştir.

Kararı, davacı vekili ve davalı G… A.Ş. vekili temyiz etmiştir.

KARAR: 1- Dava dosyası içerisindeki bilgi ve belgelere, mahkeme kararının gerekçesinde dayanılan delillerin tartışılıp, değerlendirilmesinde usul ve yasaya aykırı bir yön bulunmamasına göre davalı G… A.Ş. vekilinin tüm temyiz itirazlarının reddine karar vermek gerekmiştir.

2- Davacı yönünden yapılan temyiz incelemesine gelince, davacı davada 22.08.2005 tarihli davalı G… A.Ş. ile imzalanan protokolün de yokluğunun tespiti talebinde bulunmuştur. Her ne kadar kural olarak bir sözleşmenin iptalini ancak tarafları isteyebilir ise de, Dairemizin yerleşik içtihatlarında kabul edildiği üzere (02.12.2009 Tarih, 2008/12962 E. 2009/12319 K, 22.10.2009 Tarih, 2008/12764 E. 2009/10850 K.) iptali istenen sözleşmenin yoklukla malul bulunması halinde şirket ortaklarının da ilgili sıfatıyla böyle bir sözleşmenin yokluğunu talep etmede menfaatleri vardır. Davacının dava tarihi itibariyle ve davanın devamı müddetince ortak olması da böyle bir davayı açmak için yeterli olup, sözleşmenin imza tarihinde ortak olması gerekmez. Maden sahasının şirketin tek malvarlığı olup olmadığı ve 49 yıllığına kiralanmasının bir ortaklar kurulu kararı gerektirip gerektirmediği daha doğru bir deyişle ortada sözleşmenin yokluğu sonucunu doğuracak bir halin bulunup bulunmadığı belirlenerek, davacının aktif husumeti buna göre değerlendirilmesi gerekirken, bu husustaki istemin yazılı gerekçe ile reddi doğru görülmemiş, bozmayı gerektirmiştir.

SONUÇ: Yukarıda (1) numaralı bentte açıklanan nedenlerle davalı G… A.Ş. vekilinin tüm temyiz itirazlarının reddine; (2) numaralı bentte açıklanan nedenlerle davacı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile kararın davacı yararına BOZULMASINA, aşağıda yazılı bakiye 02,80 TL temyiz ilam harcının temyiz eden davalı G… A.Ş.’nden alınmasına, ödediği temyiz peşin harcın isteği halinde temyiz eden davacıya iadesine, 17.01.2011 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

Anonim Şirket Yöneticilerinin Sorumluluğu – Defter ve Kayıtlara Yansımayan Harcamalar – Kusur Karinesi – İspat Külfeti

Yargıtay 11. Hukuk Dairesi Kararı
Esas No:2010/747, Karar No:2011/17294, Tarih: 20.12.2011

  • Anonim Şirket                                                        
  • Yöneticilerin Sorumluluğu
  • Defter ve Kayıtlara Yansımayan Harcamalar
  • Kusur Karinesi
  • İspat Külfeti

             İlgili maddeler: 6762 sayılı ETTK 309, 336, 338 ve 341. Bkz. ve karş. 6102 sayılı YTTK 553 ve 555.

Özet:

  • Yöneticiler için kusur karinesi söz konusu olup, kusursuzluklarını ispat külfeti yönetim kurulu üyelerine yüklenmiştir. Burada önce zararın varlığını bunu iddia eden davacı ispat etmeli, zararın varlığı bu şekilde ispat edildikten sonra, davalı yönetim kurulu üyesi tarafından, kendisinin bu zarardan sorumlu bulunmadığı kanıtlanmalıdır.
  • Defter ve kayıtlara yansımamakla birlikte, şirket için yapılmış gerçek bir borç ödemesi varsa veya alınan bir mal veya hizmet, şirketin ihtiyaçları için kullanılmışsa, davalı yöneticinin  bundan sorumlu tutulması mümkün değildir. Bu noktada dava dışı şirket ile iş yapan diğer kişi veya şirketlerin defter ve kayıtlarından da yararlanılabilir.
  • Yöneticinin sorumluluğuna ilişkin olarak ceza mahkemelerinde verilecek kararın işbu davayı doğrudan etkilemesi söz konusu olabileceğinden, mahkemece ceza davalarının sonucunun beklenmesi ve o davalarda sunulan delillerin işbu davada incelenmesinin gerekip gerekmediğinin değerlendirilmesi gerekir.

————O————

DAVA: Davacı vekili, müvekkilinin H… Un A.Ş’nin 1/10 hissesine sahip ortağı, davalının ise anılan şirketin eski yöneticilerinden olduğunu ve hukuka aykırı işlemleri ile şirkete zarar verdiğini,; davalının görevde bulunduğu 2006 yılı genel kurul toplantısında müvekkilinin dava açılması talebine rağmen şirket denetçileri tarafından davanın açılmaması üzerine yeterli paya sahip azınlık adına işbu davanın açıldığını ileri sürerek, davalının şirkete verdiği zararın şimdilik (20.400) TL’nin temerrüt faiziyle birlikte davalıdan tahsilini talep ve dava etmiş, 22.10.2007 tarihli ıslah dilekçesi ile talebini (184.308) TL’na yükseltmiştir.

Davalı vekili, şirket muhasebesinin tüm ortakların haberdar olduğu kasa defteri ile tutulduğunu, müvekkiline isnat edilen eylemlerin doğru olmadığının kasa defteri ve ödeme makbuzları incelendiğinde anlaşılacağını savunarak, davanın reddini istemiştir.

Mahkemece, toplanan kanıtlar ve bilirkişi raporuna dayanılarak, davalının şirketi zarara uğrattığı, sorumlu bulunduğu meblağın (44.398) TL olduğu, bu zararın davacının şahsi zararı olmadığından davalıdan şirket adına tahsilinin istenebileceği gerekçesiyle davanın kısmen kabulüne, (44.398) TL’nın davalıdan alınarak yasal faiziyle birlikte davacı şirkete verilmesine karar verilmiştir.

Kararı, taraf vekilleri temyiz etmiştir.

KARAR: 1-Dava dosyası içerisindeki bilgi ve belgelere, mahkeme kararının gerekçesinde dayanılan delillerin tartışılıp değerlendirilmesinde usul ve yasaya aykırı bir yön bulunmamasına ve her ne kadar davanın TTK.’nun 341. maddesinde düzenlenen azlık hakkına dayanılarak denetçiler yerine davacı ortakça açılması doğru değilse de, davacı vekilince sunulan 26.10 2009 tarihli dilekçe ile davalarının TTK.’nun 336, 340 ve 309. maddesine dayanılarak, davalı eski yönetici tarafından verilen zararın şirkete ödenmesi istemine ilişkin olduğunun belirtilmiş ve davalı vekilince de davacının bu dilekçesinin tebliğine rağmen, davanın başlangıçta açıldığı şeklin sonradan değiştirilmesine açıkça karşı çıkılmamış olmasına, yine mahkemece her ne kadar infazda tereddüt yaratacak şekilde hükmedilen tazminatın “davacı şirkete” verilmesine karar verilmişse de, mahkemece kurulan bu hükümden, tazminatın dava dışı şirkete verilmesi gerektiğinin anlaşılmasına göre, taraf vekillerinin aşağıdaki bent kapsamı dışında kalan ve yerinde görülmeyen diğer temyiz itirazlarının reddi gerekmiştir.

2-Ancak dava, TTK.’nun 340. maddesi yollamasıyla 309. maddesi uyarınca, davalı eski yöneticinin fiilleri sonucunda dava dışı şirketin zarara uğradığı, bundan da davacı ortağın dolayısıyla zarar gördüğü iddiasına dayalı olarak, hükmolunacak tazminatın şirkete verilmesi istemine ilişkindir.

TTK.’nun 338. maddesi uyarınca yöneticiler için kusur karinesi söz konusu olup, kusursuzluklarının ispat külfeti yönetim kurulu üyelerine yüklenmiştir. Burada önce zararın varlığını bunu iddia eden davacı ispat etmeli, zararın varlığı bu şekilde ispat edildikten sonra, davalı yönetim kurulu üyesi tarafından, kendisinin bu zarardan sorumlu bulunmadığı kanıtlanmalıdır.

Somut uyuşmazlıkta ise dava dışı şirketin banka hesaplarından davalı tarafından para çekildiğine veya şirket kasasından üçüncü kişilere ödemeler yapıldığına dair davacı iddiaları, davalının da kabulünde olduğuna göre, davalının bu paraların nereye harcandığını ispatlaması gerekmektedir. Mahkemece bu konuda dava dışı şirketin yasal defterleri incelenmişse de, görüşüne başvurulan bilirkişi raporundaki tespitlerden, yapılan tüm işlemlerin şirketin yasal defterlerine yansıtılmadığı da anlaşılmaktadır. Ancak Dairemizin yerleşmiş içtihatlarına göre, defter ve kayıtlara yansımamakla birlikte, şirket için yapılmış gerçek bir borç ödemesi varsa veya alınan bir mal veya hizmet, şirketin ihtiyaçları için kullanılmışsa, davalının bundan sorumlu tutulması mümkün değildir. Bu noktada dava dışı şirketle iş yapan diğer kişi veya şirketlerin defter ve kayıtlarından da yararlanılabilir. Mahkemece yapılan inceleme ise bu konuda bir karar verilebilmesi için yeterli olmadığı gibi, taraflarca bilirkişi raporuna karşı yapılan esaslı itirazlar da karşılanmamıştır.

Bu durum karşısında mahkemece, taraflar arasındaki uyuşmazlığın yukarıda açıklanan şekilde incelenip değerlendirilmesi, tarafların bilirkişi raporuna itirazlarının karşılanması ve sonucuna göre bir karar verilmesi gerekirken, eksik incelemeye dayanılarak yazılı şekilde hüküm kurulması doğru görülmemiş, kararın taraflar yararına bozulması gerekmiştir.

3- Yine davalı hakkında ceza davalarının açıldığı, bu davalarda dava dışı şirketle iş yapan üçüncü kişilerce, işbu davanın da konusu oluşturan bir kısım ticari ilişkinin kabulüne dair yazı ve tutanaklar sunulduğu da savunulmakta olup, ceza mahkemelerinde verilecek kararın işbu davayı doğrudan etkilemesi söz konusu olabileceğinden, mahkemece ceza davalarının sonucunun beklenmesinin ve o davalarda sunulan delillerin işbu davada incelenmesinin gerekip gerekmediğinin değerlendirilmemesi de doğru görülmemiştir.

4- Ayrıca dosyaya sunulan bilgi ve belgelerin incelenmesinden, dava dışı şirketçe yine dava dışı TC. Ziraat Bankası A.Ş. aleyhine, Çankırı 2. Asliye Hukuk Mahkemesi’nde 2008/40 E. numarası ile açılan davada, şirket hesaplarından usulsüz çekildiği ileri sürülen paraların, bu usulsüzlüğe engel olmayan davalı bankadan tahsilinin istendiği, bu davada usulsüz olduğu ileri sürülen ödemeler ve havaleler ile işbu davanın konusunu oluşturan bir kısım işlemlerin aynı olduğu anlaşılmaktadır.

Bu durum karşısında mahkemece, Çankırı 2. Asliye Hukuk Mahkemesi’nde 2008/40 E. numarası ile görülen davada verilecek kararın, işbu dava yönünden mükerrer tahsile ve sebepsiz zenginleşmeye neden olup olmayacağının incelenmemesi de doğru görülmemiş, kararın bu nedenle de bozulması gerekmiştir.

SONUÇ: Yukarıda (1) no’lu bentte açıklanan nedenlerle taraf vekillerinin diğer temyiz itirazlarının reddine, (2), (3) ve (4) no’lu bentlerde açıklanan nedenlerle taraf vekillerinin temyiz itirazlarının kabulü ile kararın taraflar yararına bozulmasına, takdir edilen 825.00 TL duruşma vekillik ücretinin taraflardan alınarak yekdiğerine verilmesine, ödedikleri temyiz peşin harcın istekleri halinde temyiz eden taraflara iadesine, 20/12/2011 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

Ticaret Unvanının Markasal Kullanımı Markaya Tecavüz Teşkil Edebilir

Yargıtay 11. Hukuk Dairesi Kararı

Esas No:2008/11380, Karar No:2010/1952, Tarih: 22.02.2010

  • Ticaret Unvanı
  • Unvanın Markasal Kullanımı
  • Markaya Tecavüz 

       Özet:

  • Ticaret unvanının markasal şekilde kullanımı, markaya tecavüz oluşturabilir.

———–O———–

DAVA: Taraflar arasında görülen davada İzmir Fikri ve Sınai Haklar Hukuk Mahkemesi’nce verilen 17.06.2008 tarih ve 2007/182 – 2008/73 sayılı kararın Yargıtayca incelenmesi davalı vekili tarafından istenmiş ve temyiz dilekçesinin süresi içinde verildiği anlaşılmış olmakla, dava dosyası için Tetkik Hakimi B.Ş. tarafından düzenlenen rapor dinlendikten ve yine dosya içerisindeki dilekçe, layihalar, duruşma tutanakları ve tüm belgeler okunup, incelendikten sonra işin gereği görüşülüp, düşünüldü:

Davacı vekili, müvekkilinin ‘Beyaz Balon Anaokulu’ ibareli hizmet markasının adına tescilli olduğunu, davalının Manisa’da üç ayrı şubesinde bu ibareyi kullandığının tespit edildiğini, internet ortamında da aynı ibareyi üstelik ‘Manisa’ ibaresini eklemeden kullandığını, marka hakkına tecavüz ettiğini ileri sürerek, markaya tecavüzün önlenmesine ve hükmün ilanına karar verilmesini talep ve dava etmiştir.

Davalı vekili, istemin zamanaşımına uğradığını, 2000 yılından beri unvanını kullandığını, karışıklık olmadığını savunarak, davanın reddini istemiştir.

Mahkemece, iddia, savunma, toplanan kanıtlar ve benimsenen bilirkişi raporuna göre, “Beyaz Balon Anaokulu” ibaresinin davacı adına 28.09.2004 tarihinden itibaren geçerli olmak üzere 41 ve 43. sınıflarda hizmet markası olarak tescil edildiği, davalının da unvanının çekirdek unsurunun bu ibareler olduğu, davacının 27.09.1990, davalının ise 17.03.2006 tarihinde ticaret siciline tescil edildiği, aynı alanda faaliyette bulundukları, ancak bu ibareyi davalının internet ortamında ve diğer tanıtım vasıtalarında da kullandığı, kullanımın marka hakkına tecavüz oluşturduğu gerekçesiyle davanın kabulüne, davalının marka hakkına tecavüzün önlenmesine ve hükmün ilanına karar verilmiştir.

Kararı, davalı vekili temyiz etmiştir.

KARAR: 1-Dava dosyası içerisindeki bilgi ve belgelere, mahkeme kararının gerekçesinde dayanılan delillerin tartışılıp, değerlendirilmesinde usul ve yasaya aykırı bir yön bulunmamasına göre, davalı vekilinin aşağıdaki bendin kapsamı dışında kalan ve yerinde görülmeyen diğer temyiz itirazlarının reddi gerekmiştir.

2-Dava, tescilli hizmet markasına tecavüzün önlenmesi istemine ilişkindir. Tarafların tescilli  ticaret  unvanlarının  çekirdek  unsurlarının “Beyaz Balon” ibaresi olduğu, bu ibarenin ayrıca 41 ve 43. hizmet sınıflarında kullanılmak üzere 28.09.2004 tarihinde davacı adına hizmet markası olarak tescil edildiği hususları uyuşmazlık konusu değildir. Davacı taraf, davalının ticari faaliyetlerinde “Beyaz Balon” ibaresini kullanarak tescilli markasına tecavüz ettiğini iddia ederek bunun önlenmesini talep etmiş, unvanının terkinini ise istememiştir. Dosya kapsamı ve toplanan kanıtlardan anlaşılacağı üzere, davalının “Beyaz Balon” ibaresini salt unvanında kullanmadığı, işletme adı olarak ve markasal şekilde de kullandığı anlaşılmıştır. Karar gerekçesinde de doğru olarak vurguladığı üzere davalının tescilli unvanını kullanması, davacının marka hakkına tecavüz oluşturmayacaktır. Ancak, unvan olarak kullanımı dışındaki kullanımları marka hakkına tecavüz teşkil edecektir. Bu durum karşısında, davalının ‘Beyaz Balon’ ibaresini unvanı dışındaki kullanımının davacının tescilli marka hakkına tecavüz oluşturduğunun tespiti ile önlenmesine karar verilmesi gerekirken infazda tereddüt yaratacak ve unvandaki kullanımı da etkileyecek şekilde hüküm kurulması doğru görülmemiş, kararın davalı yararına bozulması gerekmiştir.

SONUÇ: Yukarıda (1) numaralı bentte açıklanan nedenlerle davalı vekilinin diğer temyiz itirazlarının reddine, (2) numaralı bentte açıklanan nedenlerle temyiz itirazlarının kabulü ile kararın davalı yararına BOZULMASINA, ödediği temyiz peşin harcın isteği halinde temyiz edene iadesine, 22.02.2010 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

Alan Adının Korunan Bir İşareti ya da Hakkı İhlal Etmesi Halinde Haksız Rekabetin Tespiti ve Önlenmesi Davası Açılması

Yargıtay 11. Hukuk Dairesi Kararı

Esas No:2007/1677, Karar No:2008/4071, Tarih: 28.03.2008

  • Alan Adı
  • Haksız Rekabet
  • İşaret ve Tanıtma Vasıtası
  • Alan Adının Korunan Bir İşaret ya da Hakkı İhlali

  ÖZET:

  • Alan adlarının TTK’nın 57/5. maddesindeki “işaret” ve “tanıtma vasıtaları” olarak nitelendirilip değerlendirilmesi gerekir.
  • Alan adının korunan bir işareti ya da hakkı ihlal etmesi halinde TTK’nın 56. vd. maddelerine dayalı haksız rekabetin tespiti ve önlenmesi davası açılması mümkündür ve alan adı tahsisine yetkili kuruluş bu yetkisini kanundan almadığından dolayı, tahsis edilen alan adının sicilden terkin edilinceye kadar olan kullanımında haksız rekabet oluşturması mümkündür.

————O————

DAVA: Davacı-karşı davalı vekili, müvekkilinin 17.06.2002 tarihinde kurularak ticaret siciline kayıt edildiğini, şirketin mimari proje üretip uygulamak, dekorasyon, düzenleme işleri yapmak konularında faaliyet gösterdiğini, davacının yaptığı çalışmalar sonucunda m… proje unvanını aynı sahada faaliyet gösteren diğer işletmelerden ayırt edici hale getirdiğini, davalı şirketin ticaret unvanında yer almayan Mm… proje” sözcüğünü içeren “M… proje com. tr.”yi alan adı olarak kullandığını, internet alan adının ODTÜ tarafından kullanılmasına izin verilmesinin ticaret unvanına saldırıyı ortadan kaldırmayacağını ileri sürerek, karşı davanın reddine, haksız rekabetin ve tecavüzün önlenmesine karar verilmesini talep ve dava etmiş ve ıslah dilekçesi ile de 15.000 YTL manevi tazminata hükmedilmesin istemiştir.

Davalı-karşı davacı vekili, müvekkilinin davacı şirketin daha önce 22.11.1998 tarihinde kurularak ticaret siciline tescil edildiğini, davalının mühendislik proje yapım alanında faaliyet gösterdiğini, “M… Proje com. tr.” ibaresini ODTÜ bünyesinde yetkili DNS yönetimine başvurarak alan adını kullanma hakkını iktisap ettiğini savunarak, davanın reddini istemiş, davacı-karşı davalının yaptığı haksız rekabetin önlenmesini ve ticaret unvanının sicil kaydından silinmesine karar verilmesini talep ve dava etmiştir.

Mahkemece, iddia, toplanan kanıtlar ve tüm dosya kapsamına göre, (www.M…proje.com.tr) alan adının davalıya yapılan tahsisinin iptal edildiği ve 23.11.2005 tarihi itibariyle davacı adına kaydedilerek 29.11.2010 tarihine kadar da geçerliliğini sürdüreceği, karşı davanın ise işlemden kaldırılarak süresinde yenilenmediği gerekçesiyle, asıl dava yönünden davanın konusuz kalması sebebiyle karar verilmesine yer olmadığına, karşı dava yönünden ise açılmamış sayılmasına karar verilmiştir.

Kararı, davacı-karşı davalı vekili temyiz etmiştir.

KARAR: Davacı vekili, müvekkilinin tescilli ticaret unvanının ayırt edici unsuru olan “m… proje” ibaresinin davalı tarafından alan adı olarak kullanılması suretiyle haksız rekabet yaratıldığını iddia etmiştir.

Dosyada mevcut belge ve yazışmalardan “M… Proje com.tr”de oluşan alan adının dava tarihinde davalıya tahsis edildiği, ancak, yargılama sırasında bu tahsisin iptal edilerek 23.11.2005 tarihi itibariyle de davacıya tahsis edildiği anlaşılmaktadır.

Türkiye için kullanılan “tr” ülke kodlu alan adları ODTÜ “tr” Alan Adı Yönetimi tarafından tahsis edilmektedir. Alan adları yürürlükteki mevzuatlarda düzenlemediğinden, TTK’nın 57/5. maddesindeki “işaret” ve “tanıtma vasıtalar” olarak nitelendirilip değerlendirilmesi gerekir. Öte yandan, alan adları her ne kadar belli bir organizasyon ve kurallar çerçevesinde ODTÜ “tr” Alan Adı Yönetimi tarafından tahsis edilip, itiraz ve yönetim işlemleri de anılan kuruluş tarafından yerine getirilmekte ise de, bir alan adı başkasının marka, ticaret unvanı, işletme adı gibi koruma haklarını ihlal etmekte ise, hak sahibi, alan adını veren kuruluş nezdinde itiraz edebileceği gibi, hakkının korunması için mahkemeye de başvurabilir. Alan adlarına ilişkin bir yasal düzenleme bulunmadığından, alan adının korunan bir işareti ya da hakkı ihlal etmesi halinde TTK’nın 56. vd. maddelerine dayalı haksız rekabetin tespiti ve önlenmesi davası açılması mümkündür ve alan adı tahsisine yetkili kuruluş bu yetkisini kanundan almadığından dolayı, tahsis edilen alan adının sicilden terkin edilinceye kadar olan kullanımında haksız rekabet oluşturması mümkündür.

Somut uyuşmazlıkta, davacı adına tescilli ticaret unvanının ayırt edici eki WM… Proje” davalı adına tescilli ticaret unvanının ayırt edici eki ise “m…” sözcükleridir. Bu bakımdan, davalının unvandaki “m…” sözcüğü yerine davacı unvanının esaslı unsuru olan “m… proje” ibaresini alan adı tanıtma vasıtası olarak kullanması TTK’nın 56. vd. maddeleri uyarınca haksız rekabet oluşturur.

Her ne kadar, davalıya tahsis edilen “M… Proje.com.tr” alan adı yargılama sırasında ODTÜ Alan Adı Yönetimi tarafından iptal edilmiş ise de, söz konusu tahsisin iptaline rağmen, davalı gazetede yayımlanan iş ilanlarında elektronik yazışma adresi olarak “M… Proje” ibaresini kullanmaya devam ettiğine göre, davacının anılan ibarenin kullanımının haksız rekabet oluşturduğunu mahkeme kararıyla tespiti ve önlenmesini istemekte hukuki yararı bulunmaktadır. Bu bakımdan alan adı tahsisi iptal edildiğinden konusu kalmayan haksız rekabete yönelik dava hakkında bir karar verilmesine yer olmadığına ilişkin mahkeme kararı gerekçesi yerinde değildir.

Öte yandan, davacı 28.04.2006 tarihli ıslah dilekçesi vererek harcını ödemek suretiyle başlangıçta saklı tuttuğu manevi tazminat isteminde de bulunduğu halde, bu istemin de ıslah kapsamında değerlendirilemeyeceği gerekçesiyle reddi dahi isabetsizdir.

Bu bakımdan, işin esasının incelenerek hasıl olacak sonuca göre bir karar verilmesi gerekirken, kararda yazılı gerekçelerle asıl dava yönünden konusu kalmayan haksız rekabet davası hakkında bir karar verilmesine yer olmadığına ve manevi tazminat davasının reddine karar verilmesi doğru görülmemiştir.

SONUÇ: Yukarıda açıklanan nedenlerle davacı (karşı davalı) vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile asıl davaya ilişkin mahkeme kararının (BOZULMASINA), ödediği temyiz peşin harcın isteği halinde temyiz edene iadesine, 28.03.2008 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

Ticari Sır – İşçinin Rekabet Yasağı – Mutlak Ticari Dava – Görevli Mahkeme

Yargıtay 11. Hukuk Dairesi Kararı
Esas No:2009/12093, Karar No:2010/640, Tarih:22.01.2010
  • Ticari Sır
  • İşçinin Rekabet Yasağı
  • Mutlak Ticari Dava
  • Görevli Mahkeme 

       Özet:

  • Ticari sırrın ne olduğunun değerlendirilmesinin uzman mahkemelerce yapılması gerekir.
  • Rekabet Yasağı kavramı, piyasa şartlarıyla sıkı sıkıya bağlı bulunan ticari bir konudur.
  • Mutlak ticari davalar herhangi bir unsurun, bağlama noktasının veya sebebin davanın ticari niteliğini değiştirmediği, mahkemenin kanaatinin rol oynamadığı davalardır.
  • İşçinin rekabet yasağını düzenleyen BK’nun 348 inci maddesinden kaynaklanan davalar mutlak ticari davalardır.
  • Hizmet akdinin devamında yapılan bir sadakatsizlik bu ister sözleşme ile düzenlensin ister kanunla düzenlensin iş mahkemesinde görülecek bir davanın konusunu oluşturacaktır.
  • Hizmet sözleşmesi içinde yer alan rekabet yasağının, sözleşmenin sona ermesinden sonra ihlal edildiği iddiasıyla açılacak davaya bakmakla görevli mahkeme ticaret mahkemesidir.

———–O———–

            DAVA: Davacı vekili, müvekkili ile imzaladığı 29.04.2003 tarihli hizmet sözleşmesi ile müvekkili şirketin Bursa satış bölgesinden sorumlu satış mühendisi olarak çalışan davalının 5 yıl süre ile çalıştıktan sonra 21.01.2008 tarihinde istifa yoluyla şirketten ayrıldığını, taraflar arasında imzalanan sözleşme ile işten ayrıldıktan sonra 2 yıl süre ile şirket ile aynı alanda faaliyet gösteren herhangi bir şirkette doğrudan veya dolaylı olarak görev almamayı kabul ettiği halde şirkette çalıştığı dönemde kurma hazırlıklarına başladığı dava dışı Efemet ……..Ltd. Şti’ni kurarak aynı alanda çalışmaya ve müvekkili şirkete rakip şirketlerin reklamını yapmaya başladığını ve çekilen ihtara rağmen bu eylemine son vermediğini ileri sürerek, fazlaya ilişkin hak saklı kalmak kaydıyla (40.200) YTL cezai şartın 12.04.2008 tarihinden itibaren avans faiziyle birlikte davalıdan tahsiline, ayrıca hizmet akdine ve BK’nun 348-352. maddelerinde düzenlenen rekabet yasağına aykırılık ve TTK’nun 56 vd. maddelerinde düzenlenen haksız rekabet hükümlerine aykırılıktan kaynaklanan tazminat ve diğer talep hakları saklı kalmak kaydıyla davalının fiilerine son verilmesine karar verilmesini talep ve dava etmiştir.

            Davalı vekili, 5521 sayılı İş Mahkemeleri Yasası’nın 1. maddesine göre davaya bakmaya Bursa İş Mahkemesi’nin görevli olduğunu ve ticari sırrın söz konusu olmadığını savunarak, davanın reddini istemiştir.

            Mahkemece, davanın hizmet akdine ve işçi-işveren ilişkisine dayandığı ve bu sebeple davanın iş mahkemesinde görülmesi gerektiği gerekçesiyle dava dilekçesinin görev yönünden reddine, karar kesinleştiğinde ve talep halinde dosyanın Bursa İş Mahkemesine gönderilmesine karar verilmiştir.

            Kararı, davacı vekili temyiz etmiştir.

            KARAR: Dava rekabet yasağının ihlalinden doğduğu ileri sürülen cezai şartın tahsili ve ihlale son verilmesine ilişkin olup, yukarıda yapılan özetten de anlaşılacağı üzere davalının, davacı ile imzaladığı sözleşme uyarınca “Bursa Satış Bölgesinde Sorumlu Satış Mühendisi” olarak çalıştığı ve 5 yıllık bir çalışma sonrası 21.01.2008 tarihinde kendi isteğiyle işten ayrıldığı ve yanlar arasında imzalanan sözleşme ile davacının hizmet akdi sona erdikten sonra 2 yıl boyunca davacı işverenin faaliyet sahasında çalışan herhangi bir şirkette doğrudan yada dolaylı olarak yer almamayı ve hiçbir şekilde akrabası kanalıyla dahi bir ilişki içinde bulunmamayı taahhüt ettiği çekişmesiz olup, davacı, davalının akdin sona ermesinden sonra aynı alanda faaliyet gösteren şirkete ortak olduğu ve rekabet yasağını ihlal ettiği iddiasıyla işbu davayı açmıştır.

            BK’nun 348 nci maddesi “İş sahibinin müşterilerini tanımak veya işlerin esrarına nüfus etmek hususlarında işçiyle müsait olan bir hizmet akdinde her iki taraf, akdin hitamından sonra işçinin kendi namına iş sahibi ile rekabet edecek bir iş yapmamasına ve rakip bir müessesede çalışmamasını ve böyle bir müessesede şerik veya sair sıfatla alakadar olmamasını şart edebilirler. Rekabet memmuniyetine dair olan şart, ancak işçinin müşterileri tanımasından ve esrara nüfusundan istifade ederek iş sahibine hissolunacak derecede bir zarar hükmüne sebebiyet verebilecek ise caizdir. İşçi akdin yapıldığı zamanda reşit değilse rekabet memuniyetine dair olan şart batıldır” hükmünü haiz olup, madde metninden de anlaşılacağı üzere bu madde sözü edilen sırlara vakıf işçinin mukavele yapmak şartıyla işten ayrılması halinde aynı işi kendi adına yapmamasını, rakip bir müessesede çalışmamasını ve böyle bir müessesede şerik veya sair sıfatla alakadar olmamasını düzenlemektedir. Düzenleme hizmet sözleşmesi içinde yer almakla birlikte hizmet akdi süresince yapılmaması gereken bir hususu değil, hizmet akdinin sona ermesinden sonra yapılmaması gereken bir hususta düzenleme getirmektedir. Hizmet akdinin devamında yapılan bir sadakatsizlik bu ister sözleşme ile düzenlensin ister kanunla düzenlensin elbette ki iş mahkemesinde görülecek bir davanın konusunu oluşturacaktır. Oysa davada davacı taraf davalının akdin sona ermesinden sonra gerçekleşen eylemi nedeniyle cezai şart istemekte ve bu eylemin durdurulmasını talep etmektedir. Uyuşmazlığın bu niteliği itibarıyla davanın iş mahkemesinde görülmesini gerektirir bir durum mevcut değildir. Ayrıca ticari sırrın ne olduğunun değerlendirilmesinin uzman mahkemelerce yapılması gerektiği de yadsınamaz bir gerçeklik olduğu gibi, “Rekabet Yasağı” kavramı da piyasa şartlarıyla sıkı sıkıya bağlı bulunan ticari bir konudur. Kaldı ki, TTK’nun 4 ncü maddesiyle yasa koyucu çok açık bir şekilde BK’nun 348 nci maddesinden kaynaklanan davaların mutlak ticari davalardan olduğunu öngörmüştür. Mutlak ticari davalar herhangi bir unsurun, bağlama noktasının veya sebebin davanın ticari niteliğini değiştirmediği, mahkemenin kanaatinin rol oynamadığı davalar olup somut olayda olduğu gibi düzenlenen bir hizmet sözleşmesi içinde yer alması davanın mutlak ticari dava olduğu niteliğini değiştirmez. Nitekim Dairemizin yerleşmiş içtihatları da bu yoldadır (2008/7321 E- 2008/9007 K, 2000/8808 E – 2000/10150 K, 2006/9411 E – 2007/12223 K, 2007/4507 E – 2008/6825 K, 2005/6508 E- 2006/9306 K). Ayrıca doktrinde de (Bkz.Prof.Dr. Polat Soyer, Rekabet Yasağı Sözleşmesi, Ankara 1994 s. 14) davanın mutlak ticari dava olduğu kabul edilmektedir. Nitekim bir kısım yazarlar (Bkz. Prof. Dr. S. Arkan, Ticari İşletme Hukuku, Onuncu Bası, s. 96) davanın mutlak ticari dava olduğunu, ancak böyle sayılmanın anlamsız olduğunu kabul etmektedir.

            Açıklanan tüm bu nedenlerle mahkemece mutlak bir ticari dava olan davaya bakılmak gerekirken, anılan hususlar nazara alınmadan dava dilekçesinin görev yönünden reddine karar verilmesi bozmayı gerektirmiştir.

            SONUÇ : Yukarıda açıklanan nedenlerle davacı vekilinin temyiz itirazının kabulüyle hükmün davacı yararına BOZULMASINA, ödediği temyiz peşin harcın isteği halinde temyiz edene iadesine, 22.01.2010 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

eTTK 644’deki Sebepsiz Zenginleşme Davasının Kambiyo Hukukuna Özgü Bir Dava Çeşidi Olması – İspat Yükü

Yargıtay 11. Hukuk Dairesi Kararı
Esas No:2008/8894, Karar No:2010/83, Tarih:11.01.2010
  • Sebepsiz Zenginleşme Davası
  • İspat Yükü
  • İleri Keşide Tarihli Çek 

       Özet:

  • TTK.’nun 644. maddesinde düzenlenmiş bulunan sebepsiz zenginleşme davası kambiyo hukukuna özgü bir dava çeşidi olup, BK.’nun sebepsiz zenginleşme davasından tamamen farklı kurallara tabidir.
  • TTK.’nun 644’e göre açılan davalarda ispat yükü sebepsiz olarak zenginleşmediğini veya çek bedelini cirantalardan birine veya hamile ödediğini savunan keşideci davalıya aittir.

———–O———–

              DAVA: Taraflar arasında görülen davada Bursa Asliye 1.Hukuk Mahkemesi’nce verilen 16.05.2007 tarih ve 2006/269-2007/227 sayılı kararın Yargıtayca incelenmesi davacı vekili tarafından istenmiş ve temyiz dilekçesinin süresi içinde verildiği anlaşılmış olmakla, dava dosyası için Tetkik Hakimi A..D.. tarafından düzenlenen rapor dinlendikten ve yine dosya içerisindeki dilekçe, layihalar, duruşma tutanakları ve tüm belgeler okunup, incelendikten sonra işin gereği görüşülüp, düşünüldü:

            Davacı vekili, müvekkilinin davalının keşidecisi olduğu 31.05.2005 keşide tarihli (6.069)YTL tutarlı çekin hamili bulunduğunu, anılan çekin süresinde bankaya ibraz edildiğini ve karşılığının çıkmadığını, davalının müvekkilini sürekli oyalayacak kambiyo senetlerine mahsus takip yapılabilmesi için gerekli 6 aylık zaman aşımı süresinin geçirilmesini sağladığını ve sebepsiz zenginleştiğini ileri sürerek, TTK’nun 644. maddesi uyarınca anılan meblağın temerrüt faiziyle birlikte davalıdan tahsilini talep ve dava etmiştir.

            Davalı vekili, davacı ile müvekkilinin Özküre Ltd.Şti.’nin ortağı olduklarını ve şirketin faaliyetinin 2003 yılında sona erdiğini, ortaklıkları sırasında bayisi oldukları Denizpen Ltd.Şti.’ne dava konusu çeki teminat amacıyla verdiklerini, davacının ortaklıkları sona erdikten sonra bu çeki alarak boş olan keşide tarihi ve miktarı kısımlarını doldurduğunu, ayrıca dava konusu çekin muhatabı Kent Bank A.Ş.’nin TMSF’na devredildiğini ve 2005 yılında keşide edilmesinin mümkün olmadığını, müvekkilinin davacıya böyle bir çek vermediğini savunarak, davanın reddini istemiştir.

            Mahkemece, toplanan kanıtlara dayanılarak, Kentbank A.Ş.’nin 09.07.2001 tarihinde TMSF’na devredilip 04.04.2002 tarihinde Bayındırbank A.Ş. ile birleştirildiği, dava konusu çekin 01.06.2005 tarihinde bankaya ibraz edildiği ve karşılıksız kaşesi vurulduğu, dava dışı Denizpen Ltd.Şti.’nin 2000 yılında iddia edildiği gibi bir çek almadığını bildirdiği, davacının TTK’nun 644. maddesi uyarınca keşideci ile aralarındaki temel ilişkiyi ve borcun sebebini kanıtlayamadığı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir.

            Kararı, davacı vekili temyiz etmiştir.

            KARAR: Dava, TTK.’nun 644. maddesine dayalı sebepsiz zenginleşme nedeniyle çek bedelinin tahsili istemine ilişkindir.

            TTK.’nun 644. maddesinde düzenlenmiş bulunan sebepsiz zenginleşme davası kambiyo hukukuna özgü bir dava çeşidi olup, BK.’nun sebepsiz zenginleşme davasından tamamen farklı kurallara tabidir. Bu maddeye göre açılan davalarda ispat yükü sebepsiz olarak zenginleşmediğini veya çek bedelini cirantalardan birine veya hamile ödediğini savunan keşideci davalıya aittir. Diğer bir deyişle davalı keşideci ancak bu ispat yükümlülüğünü yerine getirdiği takdirde sorumluluktan kurtulabilir. Ayrıca bu türden bir uyuşmazlıkta ileri tarihli çek keşide edilmesi de mümkün olup bu husus, TTK.’nun 644. maddesine dayalı sebepsiz zenginleşme davasının dinlenmesine engel teşkil etmez.

            O halde mahkemece yukarıda açıklandığı üzere ispat külfetinin davalı keşidecide olduğunun kabul edilmesi ve sonucuna göre bir karar verilmesi gerekirken, ispat yükümlülüğünün tersine çevrilip davacıya yüklenmesi suretiyle yazılı şekilde hüküm tesisi hatalı olmuştur.

            SONUÇ: Yukarıda açıklanan nedenlerle davacı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile kararın davacı yararına BOZULMASINA, ödediği temyiz peşin harcın isteği halinde temyiz edene iadesine, 11.01.2010 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

Ticaret Unvanının Tescil Edilen Şekli Dışında Markasal Kullanımının İltibas Oluşturabileceği

Yargıtay 11. Hukuk Dairesi Kararı

Esas No:2008/4162, Karar No:2010/519, Tarih: 19.01.2010

  • Ticaret Unvanı
  • Tescil Edilen Şekil Dışında Kullanım
  • İltibas

ÖZET:

  • Ticaret unvanının tescil edilmiş şekliyle kullanılmaması ve kullanımda başkasının tescilli markasının ana unsurunun öne çıkarılması halinde, söz konusu durum iltibas oluşturabilir.

————O————

DAVA: Davacı vekili, müvekkili adına dünyaca ünlü ZARA, ZARA+ ŞEKİL ve ZARA esas unsurlu markalarının sahibi olduğunu, davalının müvekkili markaları ile iltibas yaratacak şekilde ZARA ibaresini ticaret unvanında kullandığını, müvekkilinin davalıya çektiği ihtarın sonuçsuz kaldığını ileri sürerek, davalının markaya olan tecavüzünün ve haksız rekabetinin tesbiti ile durdurulmasına ve önlenmesine, davalının ticaret unvanında yer alan ZARA ibaresinin terkinine, kararın ilanına karar  verilmesini talep ve dava etmiştir.

Davalı vekili, müvekkilinin ticaret unvanının 1997 yılında tescil edildiğini, ibarenin Sivas’ın ilçesi olduğunu, bu nedenle davacının marka üzerinde tekel hakkının bulunmadığını, müvekkilinin ibareyi marka olarak kullanmadığını, müvekkilinin markasının Y-LONDON ve YLDN olduğunu, müvekkilinin tescilli unvanının kullandığından haksız rekabet olmayacağını savunarak, davanın reddine karar verilmesini  talep etmiştir.

Mahkemece, iddia, savunma, toplanan kanıtlar, bilirkişi raporu ve tüm dosya kapsamına göre, davalı tescilinin 1997 yılında gerçekleştirildiği, markasal bir kullanımın söz konusu olmadığı, bu tarih itibariyle kötüniyete ilişkin belgenin bulunmadığı, davalının markasının farklı olduğu, yalnızca fiş ve faturalarda yer alan ticaret unvanı vasıtasıyla davacı markalarından nasıl bir haksız kazanç elde edilebileceğinin anlaşılamadığı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir.

Kararı, davacı vekili temyiz etmiştir.

KARAR: Davacı vekili, Dava dilekçesinde davalının unvanını kötüniyetle tescil ettirdiği, ticaret unvanının esas unsurunu klavuz ibaresi olarak kullandığını, kasa fişlerinde esas unsur olarak müvekkiline ait markanının kullanıldığını, davalı tarafından gerçekleştirilen hizmetlerin müvekkilinin gerçekleştirdiği hizmetlerle aynı olduğu bu durumun müvekkilinin markasına tecavüz teşkil ettiği, ayrıca davalının eyleminin aynı zamanda TTK.nun 56, 57 ve 58. maddelerine  aykırılık  teşkil  ettiğini  ileri  sürerek,  davalının  markaya  olan tecavüzünün ve haksız rekabetinin tesbiti ile durdurulmasına, önlenmesine, davalının ticaret unvanında yer alan ZARA ibaresinin terkinine, kararın ilanına karar  verilmesini talep etmiştir. Davacı şirket 1974-2001 yıllarında tescil edilmiş markalarına dayanmıştır. Davacının gerek menşei memleketi İspanya’da ve gerekse WİPO ve OHİM nezdinde tescilli markalarının kapsadığı mal ve hizmetler ise 3,4,8,11,14,16,18,20,21,24,25,26,28,34,35,39 nci sınıflardır. Bu markalardan 10 adedi ise Türkiye’de 3 ve 25 nci sınıflar için 13.05.1994, 18 nci sınıf için 22.01.1996, 9,14,25 nci sınıflar için 26.03.1992, 24 sınıf için 19.06.1997, 35 sınıf için 16.12.1998, 25 sınıf için 25.09.1998, 18 ve 25 sınıf için 12.02.1999, 3,20,35 nci sınıflar için 26.04.2000, 25,35 nci sınıflar için 01.02.2001,4,8,11,16,21,24,26,28,34 nci sınıflar için 24.10.2000, 3,21,25 nci sınıflar için 11.12.2000 tarihlerinde tescilli bulunmaktadır. Davalının ticaret unvanı 25.03.1997 tarihinde Zara Tekstil Giyim san. ve Tic. Ltd. Şti. olarak tescil edilmiştir.

Mahkemece alınan, 30.05.2007 tarihli bilirkişi raporunda davacının markasının yazılı ve görsel tanıtım araçları ile gerçekleştirilen kuvvetli reklam ve yaygın tanıtım ile teşebbüse sıkı sıkıya bağlı olan, ürünlerinin taşıdığı garanti ve kalite ile de bilinen, müşteri, coğrafi sınır, kültür ve yaş farkı gözetilmeksizin tüm insanlar tarafından refleks halinde hemen hatırlanan Paris Sözleşmesi’nin 1. mükerrer 6, 556 sayılı KHK’nun 7/1-(i) ve 8/4 hükümlerinin tanımladığı anlamda tanınmış marka olduğu belirtilerek, ZARA markasının davalı unvanının tescil tarihi 25.03.1997 tarihinde de tanınmış olduğu, davalı şirketin unvanını markasal kullanmadığı bu nedenle ticaret unvanının terkininin gerekmediği mütalaa edilmiş, mahkemece, bilirkişi raporu doğrultusunda, davalının unvan tescilinin 1997 yılında gerçekleştirildiği, ZARA ibaresinin markasal bir kullanımının söz konusu olmadığı, bu tarih itibariyle kötüniyete ilişkin belgenin bulunmadığı, davalının markasının farklı olduğu, yalnızca fiş ve faturalarda yer alan ticaret unvanı vasıtasıyla davacı markalarından nasıl bir haksız kazanç elde edilebileceğinin anlaşılamadığı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir.

Ancak, dosyaya davacı tarafından sunulan İnternet çıktılarında davalının “Zara Tekstil/Y-London” şeklinde ilan verdiği, yine 21.09.2005 tarihli satış fişinde ZARA ibaresinin diğer kelimelerden koyu renkte ve kalın yazıldığı anlaşılmaktadır. Açıklanan hususlar mahkeme gerekçesinde ve alınan bilirkişi raporunda tartışılmamış bulunmaktadır. Bu itibarla mahkemece, davalının ticaret unvanını tescil edilmiş şekli gibi kullanmaması ve bu kullanımda davacının tescilli markasının ana unsuru “ZARA” sözcüğünü öne çıkarması ve vurgu işlevi kazanmasının 556 sayılı KHK.nun 9/2 maddesi ve TTK.nun 56, 57/5. maddeleri hükmünce iltibas oluşturup oluşturmayacağının incelenip değerlendirilmesi ve sonucuna göre hüküm kurulması gerekirken yazılı olduğu şekilde eksik incelemeye dayalı olarak karar verilmesi doğru görülmemiştir.

SONUÇ: Yukarıda açıklanan nedenlerle davacı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile kararın davacı yararına BOZULMASINA, takdir edilen 750.00 TL duruşma vekillik ücretinin davalıdan alınarak davacıya verilmesine, ödediği temyiz peşin harcın isteği halinde temyiz edene iadesine, 19.01.2010 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

Özel Hukuk Hükümlerine Göre İdare Edilen Kamu Kuruluşunun Haksız Fiili – Tacir Sayılma – Görevli Mahkeme

Yargıtay 11. Hukuk Dairesi Kararı

Esas No: 2010/6428, Karar No: 2011/17029, Tarih: 14.12.2011

  • Özel Hukuk Hükümlerine Göre İdare Edilen Kamu Kuruluşu
  • Tacir Sayılma
  • Haksız Fiil
  • Görevli Mahkeme

Özet:

  • Kendi kuruluş kanunları gereğince özel hukuk hükümleri dairesinde idare edilmek ve ticari şekilde işletilmek üzere devlet, vilayet, belediye gibi kamu tüzel kişileri tarafından kurulan teşekkül ve müesseseler tacir sayılır.
  • Tacirin haksız fiilinden kaynaklanan davaya bakma görevi adli yargıya aittir.

————O————

DAVA: Davacı vekili, davacı şirkete sigortalı bulunan H.Z.’e ait iş yerine 09.01.2009 tarihinde  patlayan pis su borusu nedeniyle  kanalizasyon  suyu dolduğunu, bu sebeple halıların zarar gördüğünü, poliçe şartlarına göre 3.570.00 TL  hasar tesbit edildiğini ve hasar miktarının 16.02.2009 tarihinde sigortalıya ödendiğini belirterek; 3.570.00 TL nin  16.02.2009 tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile birlikte tahsilini talep ve dava etmiştir.

Davalı vekili, olayın oluşumunda Kaski’nin kusurunun olmadığını, yer altı çarşısı içerisinde  pis suyun geri tepmesini önlemek amacıyla  motopomp odası tesis edildiğini motopomp odasının işletmesinin yer altı çarşısına verildiğini, yer altı çarşısının motopomların periyodik bakımını  yapmadığını, zararın davalı idarenin hizmet kusurundan kaynaklandığı iddia edilidiği için davanın  görevsizlik nedeniyle reddine karar verilmesi gerektiğini belirtmiştir.

Mahkemece, iddia, savunma ve tüm dosya kapsamına göre, davaya konu tazminatı gerektiren olayın haksız fiil niteliğinde olduğu, davalı kurumun kamu hizmetinin ifasına ilişkin bulunduğu, hizmet kusuru ile bağımlı olduğu, bu sebeple tam yargı davasını oluşturduğu gerekçesiyle, davada  görevli mahkemenin  Kayseri İdare Mahkemesi olduğu, mahkemenin  görevsiz olduğu belirtilerek davanın reddine  karar  verilmiştir.

Kararı, davacı vekili temyiz etmiştir.

KARAR: Dava, TTK nın 1301. maddesi uyarınca açılan rücuen alacak istemine ilişkindir.

TTK.nın 18. maddesinde; kendi kuruluş kanunları gereğince özel hukuk hükümleri dairesinde idare edilmek ve ticari şekilde işletilmek üzere devlet, vilayet, belediye gibi kamu tüzel kişileri tarafından kurulan teşekkül ve müesseselerin dahi tacir sayılacakları belirtilmiş, aynı yasanın l2/ll nci maddesinde su, gaz, elektrik dağıtım, telefon, radyo ile haberleşme ve yayın yapma gibi işlerle uğraşan müesseselerin  de ticarethane sayılacakları hükme bağlanmıştır.

2560 sayılı İstanbul Su Ve Kanalizasyon İdaresi Genel Müdürlüğü Kuruluş Ve Görevleri Hakkında Kanunun ek 5. maddesinde, bu kanunun diğer büyükşehir belediyelerinde de uygulanacağı hükmü düzenlenmiş, ilgili yasal düzenleme gereğince davalı KASKİ Genel Müdürlüğünün 2560 sayılı yasaya tabi olduğu sonucuna varılmıştır. İSKİ Genel Müdürlüğü’nün Kuruluşu Hakkındaki 2560 sayılı Kanun’da kurumun genel kurul, yönetim kurulu ve genel müdürlük ile yönetileceği, denetçileri vasıtasıyla denetim yapılacağı, yıllık faaliyet ve yatırımlarının bilançolarda belirlenip, genel kurulun onayına sunulacağı ve bütçesinin kamu iktisadi teşebbüslerinde uygulanan bütçe formülüne göre düzenleneceği açıklandığına göre, bu kuruluşun ve aynı zamanda davalının özel hukuk hükümlerine göre idare edilen bir kamu kuruluşu olduğunun kabulü  gerekir.

Nitekim, Yargıtay Hukuk Genel Kurulu da, 2560 sayılı Kanuna tabi olan İSKİ Genel Müdürlüğü’nün “gördüğü hizmet kamu hizmeti ise de, faaliyetini özel hukuk kuralları altında yapması itibariyle TTK.nun l8/l nci maddesi anlamında tacir sayılacağını ve tacir olan davalı ile davacı arasındaki haksız fiilden kaynaklanan (TTK.nun 3 ncü maddesi) davaya bakma görevinin adli yargının görevine girdiğini 2l.09.l983 gün ve Esas l980/ll – 272l Karar, l983/323 sayılı kararında benimsemiştir. Her ne kadar 12.02.1959 gün 1958-17 Esas – 1959-15 Karar sayılı idari eylemlerle ilgili bir içtihadı birleştirme kararı varsa da 23.11.1981 tarihinde yürürlüğe giren 2560 sayılı yasanın hükümleri karşısında bu içtihadı birleştirme kararının davalı bakımından uygulama alanın kalmadığı sonucuna varılmalıdır. Bu kurallar, YHGK.nun 29.11.1995 gün 1995/11-647, 1043 Karar sayılı içtihadında aynen benimsenmiştir.

Bu durumda tacir olan davalı KASKİ Genel Müdürlüğü ile davacının sigortalısı arasında haksız fiilden kaynaklanan davaya bakma görevinin adli yargıya ait olduğu göz önünde bulundurularak, işin esasına girilmesi, taraf delillerinin toplanarak hasıl olacak sonuç dairesinde bir karar verilmesi gerekirken, yazılı şekilde karar verilmesi doğru olmamıştır.

SONUÇ: Yukarıda açıklanan nedenlerle, davacı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile kararın, davacı yararına BOZULMASINA, ödediği temyiz peşin harcın isteği halinde temyiz edene iadesine, 14/12/2011 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

Anayasa Mahkemesi Kararı: Anonim Şirketlerin Avukat Bulundurma Zorunluluğu Hakkında Karar

1136 sayılı Avukatlık Kanunu’nun 35. maddesinin, 23.1.2008 günlü, 5728 sayılı Yasa’nın 329. maddesiyle değiştirilen üçüncü fıkrasının “anonim şirketler” yönünden, Anayasa’nın 2., 10., 20., 38. ve 48. maddelerine aykırılığı savıyla iptaline karar verilmesi istemli davada Anayasa Mahkemesi, 30 Haziran 2011 tarihli görüşmesinde, yasa hükmünün Anayasaya aykırı olmadığına karar vererek Trabzon 2. Sulh Ceza Mahkemesinin talebini reddetti.

Anayasa Mahkemesinin gerekçeli kararı 18 Şubat 2012 gün ve 28208 sayılı Resmi Gazetede yayınlandı.

Anayasa Mahkemesi Başkanlığından:

Esas Sayısı     : 2010/10

Karar Sayısı  : 2011/110

Karar Günü  : 30.6.2011

İTİRAZ YOLUNA BAŞVURAN : Trabzon 2. Sulh Ceza Mahkemesi

İTİRAZIN KONUSU : 19.3.1969 günlü,  1136 sayılı Avukatlık Kanunu’nun 35. maddesinin, 23.1.2008 günlü, 5728 sayılı Yasa’nın 329. maddesiyle değiştirilen üçüncü fıkrasının “anonim şirketler” yönünden, Anayasa’nın 2., 10., 20., 38. ve 48. maddelerine aykırılığı savıyla iptaline karar verilmesi istemidir.

I- OLAY

Trabzon Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından tebliğ edilen idari yaptırım kararına karşı yapılan itirazda, itiraz konusu kuralların Anayasa’ya aykırı olduğu kanısına varan Mahkeme, iptali için başvurmuştur.

II- İTİRAZIN GEREKÇESİ

Başvuru kararının gerekçe bölümü şöyledir:

“1- Anayasanın 2. maddesinde yeralan hukuk devleti ilkesinin gereği olarak özellikle kanunda ceza yaptırımına bağlanan eylemlerin kapsamının açık ve net olarak düzenlenmesi ve tereddüt oluşturmaması gerekmektedir, iptali istenen madde ile getirilen sözleşmeli avukat bulundurma zorunluluğu kapsamı açık ve net değildir. 1136 sayılı Avukatlık Kanununun 35. maddesinde yalnız avukatların yapacağı işler olarak hukuki danışmanlık hizmeti, dava ve iş takip hizmeti belirlenmiş olup anılan yasa maddesinin zorunlu sözleşmenin hangi hizmeti veya hizmetleri kapsayacağı açık ve net olarak belirlenmemiştir.Yasal düzenlemede, düzenleniş şekli ve düzenleme öncesi cümle dikkate alındığında anonim şirketin açtığı ve hakkında açılan davada avukat sözleşmesi zorunluluğu öngörüldüğü izlenimi vermekte ise de, uygulamada danışmanlık hizmeti sözleşmesi yapılması istenmekte ve bu şekilde uygulama yapılmaktadır. İptali istenen yasa maddesinde sözleşme konusu hizmetin niteliği belirtilmemiş olması farklı yorum ve uygulamaya yolaçmakta hukuki kargaşa ve karmaşaya sebebiyet vermektedir. Özel hukuka ilişkin ve sözleşme özgürlüğü kapsamında bulunan tarafların özgür iradeleri ile yapmaları veya yapmamaları gereken bir hukuki ilişkinin kanunla zorunlu tutularak yaptırıma bağlanması ve bu düzenlemenin de kapalı ifadeler ile uygulamada karmaşa oluşturacak şekilde yapılması öncelikle Anayasanın 2. maddesi düzenlenen hukuk devleti ilkesine aykırıdır.

2- İptali istenen kanun hükmü ile, sermayesi belli bir miktarı geçen anonim şirketler için sözleşmeli avukatlık zorunluluğu getirilmesi, diğer şirketler için benzer düzenleme getirilmemiş olması Anayasanın 10. maddesindeki eşitlik ilkesine aykırıdır.

3- Anayasanın 48. maddesinde sözleşme özgürlüğü düzenlenmiş olup sözleşme özgürlüğü, özel hukuktaki irade özerkliği ilkesinin Anayasaya yansıması olup özel hukuk alanında kişilerin yasal sınırlar içerisinde istedikleri hukuki sonuca bu yoldaki iradelerini yeterince açığa vurarak istedikleri sonuca ulaşabilmelerini ifade etmektedir. Bu anlamda bir grup anonim şirket için belli meslek grubu mensupları ile sözleşme zorunluluğu getirilmesi ve uyulmaması halinde idari para cezası yaptırımı öngörülmesi sözleşme özgürlüğüne müdahale niteliğindedir. Sermayesi belli bir miktarı aşan anonim şirketler zorunluluk olması bile avukat ile sözleşme yapmakta kendilerini davalarda avukat vasıtası ile temsil ettirmektedir. Bu kanun hükmüne dayanılarak Avukatlık Kanunu Yönetmeliğinde yapılan değişiklik ile, sözleşmenin ne şekilde yapılacağı, hangi şartları ihtiva edeceği, anlaşmazlık durumunda ne şekilde çözümleneceğine dair sözleşmeye konacak hükümler belirlenerek yazılı sözleşme ile serbest meslek makbuzunun baroya verilmesi gibi hususlara yer verilmiştir. HUMK, CMUK gibi temel usul yasalarında dahi temsil için avukatın herhangi bir makama sözleşmenin verilmesi öngörülmemiş ve vekaletnamenin verilmesi yeterli görülmüş iken bu yasa hükmü ile Avukat ile müvekkili arasında ticari sır niteliğinde bulunan sözleşmenin sır olmaktan çıkarılarak hiç gerekmediği halde sözleşmenin bir yerlere verilmesinin öngörülmesi hem sözleşme özgürlüğüne hem de Anayasanın 20. maddesinde düzenlenen özel hayatın gizliliği ilkesine aykırıdır.

4- İptali istenen yasa maddesinde düzenlenen eylemin yaptırımının 4857 sayılı oluşturulmuş Asgari Ücret Tespit Komisyonu belirlediği asgari ücrete endekslenmiş olması Anayasanın 38/3. maddesinde konulan ceza ve ceza yaptırımı yerine geçen güvenlik tedbirlerinin yasayla düzenlenmesi ilkesine aykırıdır.

SONUÇ VE TALEP:Yukarıda Anayasa’ya aykırılık nedenlerini ayrıntılı olarak belirttiğimiz 1136 sayılı Kanunun 35/3. maddesinin mahkememizde görülen davanın Anonim Şirketler ile ilgili olması nedeniyle anonim şirketler ile sınırlı olarak İPTALİNE karar verilmesini saygı ile arz ederim. 22.01.2010”

III- YASA METİNLERİ

A- İtiraz Konusu Yasa Kuralları

19.3.1969 günlü,  1136 sayılı Avukatlık Kanunu’nun 35. maddesinin, 23.1.2008 günlü, 5728 sayılı Yasa’nın 329. maddesiyle değiştirilen üçüncü fıkrası şöyledir:

Dava açmaya yeteneği olan herkes kendi davasına ait evrakı düzenleyebilir, davasını bizzat açabilir ve işini takip edebilir. Ancak, Türk Ticaret Kanununun 272 nci maddesinde ön görülen esas sermaye miktarının beş katı veya daha fazla esas sermayesi bulunan anonim şirketler ile üye sayısı yüz veya daha fazla olan yapı kooperatifleri sözleşmeli bir avukat bulundurmak zorundadır. Bu fıkra hükmüne aykırı davranan kuruluşlara Cumhuriyet savcısı tarafından sözleşmeli avukat tayin etmedikleri her ay için, sanayi sektöründe çalışan onaltı yaşından büyük işçiler için suç tarihinde yürürlükte bulunan, asgarî ücretin iki aylık brüt tutarı kadar idarî para cezası verilir.

B- Dayanılan Anayasa Kuralları

Başvuru kararında Anayasa’nın 2., 10., 20., 38. ve 48. maddelerine dayanılmıştır.

IV- İLK İNCELEME

Anayasa Mahkemesi İçtüzüğü’nün 8. maddesi uyarınca, Haşim KILIÇ, Osman Alifeyyaz PAKSÜT, SacitADALI, Fulya KANTARCIOĞLU, Ahmet AKYALÇIN, Mehmet ERTEN, Fettah OTO, Serdar ÖZGÜLDÜR, Şevket APALAK, Serruh KALELİ ve Zehra Ayla PERKTAŞ’ın katılımlarıyla 25.2.2010 gününde yapılan ilk inceleme toplantısında, dosyada eksiklik bulunmadığından işin esasının incelenmesine, OYBİRLİĞİYLE karar verilmiştir.

V- ESASIN İNCELENMESİ

Başvuru kararı ve ekleri, işin esasına ilişkin rapor, itiraz konusu yasa kuralları, dayanılan Anayasa kuralları ve bunların gerekçeleri ile diğer yasama belgeleri okunup incelendikten sonra gereği görüşülüp düşünüldü:

Başvuru kararında, itiraz konusu fıkra ile Türk Ticaret Kanunu’nun 272. maddesinde belirtilen esas sermaye miktarının beş katı veya daha fazla esas sermayesi bulunan anonim şirketlerin, aksine davrananların idari para cezası ile cezalandırılacakları belirtilerek, avukatlık sözleşmesi yapmaya zorlanmalarının ve 1136 sayılı Avukatlık Kanunu’nun 35. maddesinde yalnız avukatların yapacağı işlerin hukuki danışmanlık ile dava ve iş takip hizmetleri olarak belirlenmesi karşısında, anonim şirketler için getirilen sözleşmeli avukat bulundurma zorunluluğunun kapsamının açık bir şekilde belirlenmemesinin, Anayasa’nın 2. maddesinde düzenlenen hukuk devletine ve 48. maddesinde düzenlenen sözleşme özgürlüğüne; bu zorunluluğun sadece esas sermayesi belirlenen miktarı geçen anonim şirketler için getirilmiş olmasının Anayasa’nın 10. maddesinde düzenlenen eşitlik ilkesine; idari para cezasının miktarının Asgari Ücret Tespit Komisyonu tarafından belirlenen asgari ücrete endekslenmiş olmasının Anayasa’nın 38. maddesinde düzenlenen ceza ve ceza yaptırımı yerine geçen güvenlik tedbirlerinin yasayla düzenlenmesi ilkesine; ayrıca Türkiye Barolar Birliği Avukatlık Kanunu Yönetmeliği’nde itiraz konusu fıkraya dayanılarak yapılan değişiklik ile avukatlık sözleşmenin ne şekilde yapılacağına, hangi şartları ihtiva edeceğine, sözleşmeden doğan anlaşmazlıkların nasıl çözümleneceğine ve yazılı sözleşme ile serbest meslek makbuzunun baroya verilmesi gerektiğine dair hükümlere yer verilerek avukat ile müvekkili arasında ticari sır niteliğinde bulunan sözleşmenin sır olmaktan çıkarılmasının, sözleşme özgürlüğüne ve Anayasa’nın 20. maddesinde düzenlenen özel hayatın gizliliği ilkesine aykırı olduğu ileri sürülmüştür.

1136 sayılı Avukatlık Kanunu’nun 35. maddesinin itiraz konusu üçüncü fıkrasında dava açmaya yeteneği olan herkesin kendi davasına ait evrakı düzenleyebileceği, davasını bizzat açabileceği ve işini takip edebileceği belirtildikten sonra, Türk Ticaret Kanunu’nun 272. maddesinde öngörülen esas sermaye miktarının beş katı veya daha fazla esas sermayesi bulunan anonim şirketlerin sözleşmeli bir avukat bulundurmak zorunda oldukları, bu zorunluluğa uymayan kuruluşlara Cumhuriyet savcısı tarafından sözleşmeli avukat tayin etmedikleri her ay için, sanayi sektöründe çalışan onaltıyaşından büyük işçiler için suç tarihinde yürürlükte bulunan asgarî ücretin iki aylık brüt tutarı kadar idarî para cezası verileceği hükme bağlanmıştır.

6762 sayılı Türk Ticaret Kanunu’nu 269. ve devamı maddelerinde düzenlenen anonim şirket, en az beş kişinin belli bir iktisadi gaye ve konu ile uğraşmak üzere bir unvan altında kurdukları, esas sermayesi belirli ve paylara bölünmüş, borçlarından dolayı yalnız mameleki ile sınırlı sorumlu ve ortaklarının sorumluluğu yüklendikleri sermaye payları ile sınırlandırılmış bulunan, hak ehliyeti işletme konusu ile sınırlı, tüzel kişiliğe sahip bir ticaret şirketidir.

Küçük sermaye birikimlerini büyük malî, ticarî ve sanayi kuruluşlar durumunda toplayan anonim şirketler, günümüzde en önemli iktisadî ve sosyal müesseseler arasında yer almışlardır. Bünyelerinde pay sahiplerine, şirket çalışanlarına, şirket alacaklılarına ve topluma ait birbiriyle çatışan farklı çıkarları barındıran anonim şirketler, sağladıkları büyük sermayelerle, sınırlı sorumluluğun ve tüzelkişi olmanın verdiği olanaklardan da yararlanarak, önemli girişimler gerçekleştirmişler ve ülkelerinin kalkınmalarında yararlı olmuşlardır. Bu bakımdan özelikle esas sermayesi büyük olan anonim şirketlerin, bünyelerinde barındırdıkları farklı çıkarlar arasında denge kurulabilmesi ve halkın bu şirket türüne olan güveninin sarsılmaması için kârlılık ve çağdaş işletmecilik esaslarına uygun olarak verimli biçimde çalıştırılmaları büyük önem taşımaktadır. Anonim şirketlerin çok sayıda ortağı ilgilendiren faaliyetleri, bu kuruluşların toplumda pay sahibi ve yatırımcı kitlesini, çalışanları ve üretilen mal ve hizmetlerin pazarlandığı piyasayı aşan sosyal ve ekonomik etkiler oluşturmalarına yol açmıştır.

Anayasa’nın çeşitli maddelerinde yer alan, “…kişilerin ve toplumun refah, huzur ve mutluluğunu sağlamak…” (madde 5), “…Devlet, özel teşebbüslerin milli ekonominin gereklerine ve sosyal amaçlara uygun yürümesini, güvenlik ve kararlılık içinde çalışmasını sağlayacak tedbirleri alır (madde 48); ekonomik, sosyal ve kültürel kalkınmayı… planlamak….” (madde 166); Devlet, para, kredi, sermaye, mal ve hizmet piyasalarının sağlıklı ve düzenli işlemelerini sağlayıcı ve geliştirici tedbirleri alır…” (madde 167); şeklindeki hükümler, Devletin ekonomik hayatın işleyişini düzenlemek ve gerektiğinde bu alana müdahalede bulunmakla görevli kılındığını ortaya koymaktadır.

İtiraz konusu fıkranın ikinci cümlesi ile Türk Ticaret Kanunu’nun 272. maddesinde öngörülen esas sermaye miktarının beş katı veya daha fazla esas sermayesi bulunan anonim şirketlerin sözleşmeli bir avukat bulundurmak zorunda oldukları belirtilerek, esas sermayesi belli büyüklüğe ulaşmış anonim şirketlerin, kurumsal varlıklarını bünyelerinde barındırdıkları farklı çıkarlar arasında adil bir denge kurarak devam ettirebilmeleri için başlangıçtan itibaren yaptıkları her türlü işlemin daha sonra hukuki uyuşmazlığa yol açmayacak şekilde, sağlam bir hukuk temelinde yapılması ve bu şekilde kârlılık ve çağdaş işletmecilik esaslarına uygun olarak verimli biçimde çalıştırılabilmeleri amaçlanmıştır. Başvuru kararında itiraz konusu kural ile getirilen avukat bulundurma zorunluluğunun kapsamının açık ve net olarak belirlenmediği ileri sürülmekte ise de, itiraz konusu kuralın gerekçesinde yargı önüne giden uyuşmazlıkların büyük bir kısmının hukukî ilişki kurulurken gerekli özenin gösterilmemesinden kaynaklandığı belirtildiğinden, yapılan düzenleme ile anonim şirketlerin sadece taraf oldukları davalarda değil, hukuki uyuşmazlık doğmadan önce de avukat bulundurarak, avukatın hukuki yardımından yararlanmalarının amaçlandığı anlaşılmaktadır.

Anayasa’nın 10. maddesinde herkesin, dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasî düşünce, felsefî inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayırım gözetilmeksizin kanun önünde eşit olduğu belirtilmiştir. Eşitlik ilkesinin amacı, hukuksal durumları aynı olanların kanunlarca aynı işleme bağlı tutulmalarını sağlamak ve kişilere kanun karşısında ayırım yapılmasını ve ayrıcalık tanınmasını önlemektir. Bu ilkeyle, aynı durumda bulunan kimi kişi ve topluluklara ayrı kurallar uygulanarak kanun karşısında eşitliğin çiğnenmesi yasaklanmıştır. Bu ilke ile eylemli değil hukuksal eşitlik öngörülmektedir. Kanun önünde eşitlik, herkesin her yönden aynı kurallara bağlı tutulacağı anlamına gelmez. Durum ve konumlarındaki özellikler, kimi kişiler ya da topluluklar için değişik kuralları gerekli kılabilir. Aynı hukuksal durumlar aynı, ayrı hukuksal durumlar farklı kurallara bağlı tutulursa Anayasa’nın öngördüğü eşitlik ilkesi zedelenmiş olmaz.

Yasal unsurları açısından aynı yapısal özelliklere sahip olmakla birlikte, esas sermayeleri büyük miktarlara ulaşan anonim şirketler, sosyal ve ekonomik hayattaki işlevleri bakımından diğerlerine göre farklılık arz etmektedir. Bu nedenle toplumun sosyal ve ekonomik düzenini önemli ölçüde etkileyebilecek büyüklüğe sahip olan anonim şirketlerin işlevlerini sağlıklı bir şekilde yerine getirebilmeleri için kamu otoritesi tarafından bu şirketlerin faaliyetlerine diğerlerine göre farklı şekillerde müdahale edilebilmektedir. Yasakoyucu itiraz konusu kural ile anonim şirketlerin işlevlerinin farklılaşmasına yol açan sermaye miktarının sınırını “Türk Ticaret Kanunu’nun 272. maddesinde ön görülen esas sermaye miktarının beş katı veya daha fazlası” olarak takdir etmiştir. Bu kapsamda esas sermayesi bu miktar ya da üzerinde olan anonim şirketler ile esas sermayesi bu miktardan az olan anonim şirketler, toplumun sosyal ve ekonomik düzenini etkileyecek işlevsel özelliklere sahip olmaları bakımından aynı hukuksal konumda bulunmadıklarından, bunlara farklı kurallar uygulanması eşitlik ilkesine aykırılık oluşturmaz.

Yasakoyucunun ceza alanında yasama yetkisini kullanırken Anayasa’nın temel ilkelerine ve ceza hukukunun ana kurallarına bağlı kalmak koşuluyla, toplumda belli eylemlerin suç sayılıp sayılmaması, suç sayılırsa hangi tür ve ölçüdeki ceza yaptırımıyla karşılanmaları gerektiği, hangi durum ve davranışların ağırlaştırıcı ya da hafifletici öge olarak kabul edileceği konularında takdir yetkisi vardır. Bu yetki, idari yaptırımlar bakımından da geçerlidir.

Anayasa’nın 38. maddesinde “…Ceza ve ceza yerine geçen güvenlik tedbirleri ancak kanunla konulur…”denilerek suç ve cezanın yasallığı ilkesine yer verilmiştir. Bu ilkenin zorunlu sonuçlarından biri de belirlilik ilkesidir. Hukuk devletinin temel ilkelerinden biri olan belirlilik ilkesi, suçun unsurlarının ve verilecek cezanın tereddüde yer vermeyecek şekilde açık, net, anlaşılır, uygulanabilir, nesnel, makul bir düzeyde öngörülebilecek ve keyfi uygulamalara yol açmayacak biçimde belirlenmiş olmasını gerektirir.

İtiraz konusu fıkranın üçüncü cümlesi ile sözleşmeli avukat bulundurma zorunluluğuna uymayan anonim şirketlere verilecek idari para cezasının miktarı, sözleşmeli avukat tayin etmedikleri her ay için sanayi sektöründe çalışanonaltı yaşından büyük işçiler için suç tarihinde yürürlükte bulunan asgarî ücretin iki aylık brüt tutarı olarak belirlenmiştir. 4857 sayılı İş Kanunu’nun 39. maddesinde asgari ücretin Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığınca Asgari Ücret Tespit Komisyonu aracılığı ile en geç iki yılda bir belirleneceği, Komisyon kararlarının kesin olduğu ve Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe gireceği belirtilmiştir.

İptali istenen Yasa kuralı uyarınca, sözleşmeli avukat bulundurma zorunluluğuna uymayan anonim şirketlere verilecek idari para cezasının hesabında, sanayi sektöründe onaltı yaşından büyük işçiler için belirlenen yürürlükteki asgarî ücretin iki aylık brüt tutarı esas alınacağından, kişiye suç işlediği zaman o suç için öngörülen ceza, suç gününden önce belirlenmiştir. Bu nedenle kuralın cezaların yasallığı ilkesine ve Anayasa’nın 38. maddesine aykırı bir yönü bulunmamaktadır.

Başvuru kararında Türkiye Barolar Birliği Avukatlık Kanunu Yönetmeliği’nde itiraz konusu fıkraya dayanılarak yapılan değişiklik ile avukatlık sözleşmenin ne şekilde yapılacağına, hangi şartları ihtiva edeceğine, sözleşmeden doğan anlaşmazlıkların nasıl çözümleneceğine ve yazılı sözleşme ile serbest meslek makbuzunun baroya verilmesi gerektiğine dair hükümlere yer verilerek avukat ile müvekkili arasında ticari sır niteliğinde bulunan sözleşmenin sır olmaktan çıkarılmasının, hem sözleşme özgürlüğüne hem de Anayasa’nın 20. maddesinde düzenlenen özel hayatın gizliliği ilkesine aykırı olduğu ileri sürülmüş ise de, Anayasa Mahkemesinin yönetmeliklerin Anayasa’ya uygunluğunu denetleme görevi bulunmadığından, ileri sürülen aykırılık nedenleri inceleme konusu yapılmamıştır.

Açıklanan nedenlerle itiraz konusu kurallar Anayasa’nın 2., 10., 38. ve 48. maddelerine aykırı değildir. İptal isteminin reddi gerekir.

VI- SONUÇ

19.3.1969 günlü,  1136 sayılı Avukatlık Kanunu’nun 35. maddesinin, 23.1.2008 günlü, 5728 sayılı Kanun’un 329. maddesiyle değiştirilen üçüncü fıkrasının “anonim şirketler” yönünden, Anayasa’ya aykırı olmadığına ve itirazın REDDİNE, 30.6.2011 gününde OYBİRLİĞİYLE karar verildi.

Hisse Senedi Alım Satımı – Zamanaşımı – Vergi Sorumluluğunun Devrine Yönelik Sözleşme – Temerrüt Faizi

Yargıtay 11.Hukuk Dairesi Kararı (*)
Esas No: 2008/10988 – Karar No: 2010/1653 – Tarih: 15.02.2010

  • Anonim Şirket                                                           
  • Hisse Senedi Alım Satımı                                   
  • Zamanaşımı
  • Vergi Sorumluluğunun Devrine Yönelik Sözleşmenin İç İlişkide Geçerliliği
  • Temerrüt Faizi
  • Reeskont
  • Avans Faiz Oranı
İlgili Kanun Maddeleri
eTTK 416, eBK 125, BK 146, VUK 8/3, eTTK 3, eTTK 4/1, 3095 s. Kanun m. 2/2.
Bkz. ve karş. 6102 sayılı TTK  3TTK 4TTK 490.  

Özet:

  • Anonim şirket hisse senedi alım satımı konusunda her türlü vergi ve harçlarla alım satım masraflarının banka tarafından karşılanacağına yönelik anlaşma taraflar arasında geçerlidir.
  • Hisse alım satımından kaynaklanan uyuşmazlık 10 yıllık zaman aşımı süresine tâbidir.
  • Anonim şirket hisse alım satımı sözleşmesinden kaynaklanan dava ticari dava olup, talep halinde faiz alacağının ticari işler için uygulanan faiz oranı üzerinden hesaplanması gereklidir.
  • Ticari işlerde uygulanacak temerrüt faizi oranı 01.01.2000 tarihinden önceki dönem için reeskont, 01.01.2000 tarihinden sonra ise avans faizi oranını ifade etmektedir.

———–O———–

            DAVA: Davacı vekili, müvekkilinin dava dışı G…A.Ş.’ndeki %49,9 oranındaki nama yazılı hisse senetlerinin tamamının 20.11.1991 tarihli davalı teklifnamesi ve ekindeki ödeme planı uyarınca davalıya satıldığını, davalının (300.000.000)TL dışında bir ödemede bulunmadığını ileri sürerek, (7.492.467.984)TL anapara, (2.114.133.333)TL gecikme faizi, (59.377.808.773)TL temerrüt faizi, (2.968.890.439)TL BSMV olmak üzere toplam (71.953.300.529)TL’nın %112,5 oranında temerrüt faizi ve %5 oranında BSMV ile birlikte davalıdan tahsilini talep ve dava etmiştir.

Davalı vekili, zamanaşımı ve esas yönünden davanın reddini savunmuştur.

Mahkemece, Dairemiz’e ait 07.05.2007 tarihli ilamına dayanılarak, dava konusu hisse senetlerinin davalının 20.11.1991 tarihli teklifi ve davacının 26.11.1991 tarihli kabulü ile davalıya satılıp teslim edildiği, davalının anılan teklifi uyarınca 20.01.1992 tarihinde temerrüde düştüğü, uyuşmazlığın kredi sözleşmesinden değil hisse satışından kaynaklandığından ticari reeskont faizi uygulanması gerektiği, yine anılan teklifnamede BSMV ödeneceğine dair bir hüküm olmadığı gibi aksine her türlü vergi ve harçların davacı bankaya ait olduğunun bildirildi gerekçesiyle davanın kısmen kabulüne, toplam (38.283,23)YTL’nın (7.492,46)YTL tutarındaki asıl alacak kısmına 09.11.2001 dava tarihinden itibaren %60 ve değişen oranlarda ticari reeskont faizi uygulanması suretiyle davalıdan tahsiline, fazla istemin reddine karar verilmiştir.

Kararı, taraf vekilleri temyiz etmiştir.

KARAR: 1- Dava dosyası içerisindeki bilgi ve belgelere, mahkeme kararının gerekçesinde dayanılan delillerin tartışılıp değerlendirilmesinde usul ve yasaya aykırı bir yön bulunmamasına ve davacının 26.11.1991 tarihinde kabul ettiğini bildirdiği 20.11.1991 tarihli davalı teklifinde açıkça, her türlü vergi ve harçlarla alım satım masraflarının davacı banka tarafından karşılanacağının belirtilmiş olması karşısında, mahkemece davacı yararına BSMV.’ne hükmedilmemesinde bir usulsüzlük bulunmamasına, yine dava konusu hisse alım satımından kaynaklanan uyuşmazlığın BK.’nun 125. maddesi uyarınca 10 yıllık zaman aşımı süresine tâbi olmasına ve davalı tarafın cevap dilekçesinde dayanılmayan 13.02.1992 tarihli rehin sözleşmesine ilişkin savunmalarına,   davacı vekilince 23.06.2003 tarihli oturumda savunmanın genişletilmesine muvafakat edilmediği bildirilerek açıkça karşı çıkılmış bulunmasına göre, davalı vekilinin tüm ve davacı vekilinin aşağıdaki bent kapsamı dışında kalan ve yerinde görülmeyen diğer temyiz itirazlarının reddi gerekmiştir.

2- Ancak dava, anonim şirket hisse alım satımı sözleşmesinden kaynaklanan alacağın tahsili istemine ilişkindir.

TTK.’nun 3. maddesinde bu kanunda tanzim olunan hususlarla bir ticarethane veya fabrika yahut ticari şekilde işletilen diğer bir müesseseyi ilgilendiren bütün muamele, fiil ve işlerin ticari iş olduğu, aynı yasanın 4/1. maddesinde de bu kanunda düzenlenen hususlardan doğan hukuk davalarının ticari dava sayıldığı belirtilmiştir. Dolayısıyla somut uyuşmazlık yönünden de talep halinde ticari işler için uygulanan temerrüt faizinin istenebileceği tabiidir. Davacılar vekili tarafından sunulan dava dilekçesinde de türü belirtilmeden %112,5 oranında temerrüt faizi talep edildiğine ve bu faiz oranı 20.01.1992 temerrüt tarihi itibariyle ticari işler için uygulanan faiz oranının üzerinde olduğuna göre, mahkemece davacının 20.01.1992 temerrüt tarihinden itibaren faiz alacağının da ticari işler için uygulanan faiz oranı üzerinden hesaplanması gereklidir.

Ticari işlerde uygulanacak temerrüt faizi ise 4489 Sayılı Yasa ile değişik 3095 Sayılı Kanun’un 2. maddesinin 2. fıkrasında düzenlenmiş olup, bu faiz oranı 4489 Sayılı Yasa’nın yürürlüğe girdiği 01.01.2000 tarihinden önceki dönem için reeskont, 01.01.2000 tarihinden sonra ise avans faizi oranını ifade etmektedir. Somut uyuşmazlıkta ise mahkemece görüşüne başvurulan bilirkişi raporunda davacının birikmiş faiz alacağı hesaplanırken 01.01.2000 tarihinden 09.11.2001 dava tarihine kadar olan dönem için de avans faizi yerine reeskont faizi uygulanmıştır. Ayrıca mahkemece kurulan hüküm kısmında da asıl alacağa 09.11.2001 dava tarihinden itibaren %60 ve değişen oranlarda ticari reeskont faizi yürütülmüştür. Oysa yukarıda da belirtildiği gibi dava tarihi itibariyle ticari işler için uygulanan temerrüt faizinin türü avans faizi olduğu gibi 5335 Sayılı Kanun ile 01.05.2005 tarihi itibariyle reeskont faizi tabiri 3095 Sayılı Kanunu’ndan tamamen çıkarılmıştır.

Bu durum karşısında mahkemece, davacının işlemiş ve işleyecek faiz alacağının yukarıda açıklanan şekilde hesaplanıp uygulanması gerekirken, yazılı şekilde karar verilmesi doğru olmamış, hükmün bozulması gerekmiştir.

SONUÇ: Yukarıda (1) no’lu bentte açıklanan nedenlerle davalı vekilinin tüm ve davacı vekilinin diğer temyiz itirazlarının REDDİNE, (2) no’lu bentte açıklanan nedenlerle davacı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile hükmün davacı yararına BOZULMASINA, aşağıda yazılı bakiye 1.657,12 TL temyiz ilam harcının temyiz eden davalıdan alınmasına, 15.02.2010 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

(*) Karar’da geçen ve 31.06.2012 tarihi itibarıyla yürürlükten kalkacak 818 sayılı Borçlar Kanunu’nun 10 yıllık genel zamanaşımını düzenleyen 125 inci maddesine paralel bir hüküm, 01.07.2012 tarihinde yürürlüğe girecek 6098 sayılı Borçlar Kanunu’nun 146 ncı maddesinde yer almakta olup, karar bu yönden emsal olma özelliğini korumaktadır.

Sözleşmenin Feshedilmesi – Müspet Zararın İstenmesi – Cezai Şartın Tacirin Ekonomik Yıkımına Sebep Olması

Yargıtay 11.Hukuk Dairesi Kararı

Esas No: 2008/6130 – Karar No: 2010/2066 – Tarih: 23.02.2010

  • Sözleşmenin Feshedilmesi
  • Müsbet Zararın İstenmesi
  • Cezai Şartın Tacirin Ekonomik Yıkımına Sebep Olması

Özet:

  • Sözleşmenin feshedilmesi halinde müsbet zarar istenemeyeceği kural olup, aksinin taraflarca kararlaştırılması ve kar mahrumiyetinin talep edilebilmesi mümkündür.
  • Borçlar Kanunu ve Türk Ticaret Kanunu sözleşme serbestisi ilkesini kabul ettiğinden, taraflar cezai şart miktarını serbestçe kararlaştırabilirler.
  • Tacir olan borçlu için taraflarca kararlaştırılan ücret ve cezanın fahiş olduğu ileri sürülerek indirim yapılamayacağı TTK. m. 24’de hükme bağlanmış olmakla birlikte, cezai şart tacirin ekonomik yıkımına neden olacak bir miktarda ise, o zaman cezai şart BK’ nun 19. ve 20. maddeleri uyarınca indirilebilir.

———–O———–

            DAVA: Davacı vekili, müvekkili ile davalı arasında yapılan bayilik sözleşmesi ile davalının müvekkili şirketin Denizli bayiliğini aldığını, davalının sözleşme devam ederken daha önce şirket tarafından bedeli alınarak kendisine verilen ve şirket aboneleri nezdinde maruf hale gelen 6 adet telefonu muvazaalı olarak başka bir LPG dağıtım firmasının bayisine sattığını ve tüketicilerin bu firmadan tüp almalarına neden olduğunu, davalının bu eyleminin mahkemece tesbit edildiğini, davalının bayilik sözleşmesinin 20.10.2004 tarihli ihtarla feshedildiğini, davalının sözleşme gereği müvekkilinden ayda ortalama 25 ton LPG alımı yaptığını, davalının sözleşmesinin bitimine 27 ay kaldığından müvekkilinin kazanç kaybına uğradığını, sözleşmenin 27. maddesinde cezai şartın düzenlendiğini ileri sürerek, fazlaya dair talep ve dava hakları saklı kalması kaydıyla şimdilik, 10.000.000.000 TL kar yoksunluğu ve 20.000.000.000 TL cezai şartın 20.10.2004 tarihinden itibaren faizi ile davalıdan tahsiline  karar verilmesini talep ve dava etmiş, 15.3.2006 tarihli ıslah dilekçesi ile cezai şarta ilişkin talep ıslah edilerek 86.534.372.700 TL’ nın faizi ile tahsilini talep etmiştir.

Davalı vekili, müvekkilinin bazı telefonları uzun süre gerçek olmayan, yanıltıcı tüp siparişleri verildiği için kullanım dışı bıraktığını, daha sonra tüp gaz bayiliği ile ilgisi olmayan M.A. isimli kişiye devir ettiğini, bu kişinin telefonları devir etmek için gazetede ilan verdiğini ve kime devir yaptığını bilmediklerini, bu numaraların maruf numara olmadığını, bu telefonları üçüncü bir kişiden müvekkilinin devir aldığını, davacının vermediğini, sözleşmede de telefonlar ile ilgili hüküm bulunmadığını, davacının müvekkilinin bayiliği devam ederken müvekkilinin bayi olmadığına dair el ilanları dağıttığını, taraflar arasındaki sözleşmede bitim tarihinin yazılı olmadığını, davacının kötüniyetle doldurduğunu, müvekkilinin davacının zararına uygulama yapmadığını savunarak, davanın reddine karar verilmesini  talep etmiştir.

Mahkemece, iddia, savunma, toplanan kanıtlar, bilirkişi raporu ve tüm dosya kapsamına göre, davanın kısmen kabulü ile kar mahrumiyetine yönelik davacı talebinin reddine, cezai şart yönünden talebinin ise ıslah ile artırılan miktar da dikkate alınmak suretiyle toplam 106.534,37 YTL’ nın faizi ile davalıdan tahsiline karar verilmiştir.

Kararı, davacı vekili ve davalı vekili temyiz etmiştir.

KARAR: 1- Dava, tüp gaz bayilik sözleşmesinin feshi nedeniyle tazminat istemine ilişkindir. Davacı vekili dava dilekçesinde cezai şart alacağı yanında, sözleşmenin 26. maddesi uyarınca davalının, sözleşme gereği müvekkilinden ayda ortalama 25 ton LPG alımı yaptığını, davalının sözleşmesinin bitimine 27 ay kaldığından müvekkilinin bu süre için kazanç kaybına uğradığını ileri sürerek, yoksun kaldığı karı da talep etmiştir. Mahkemece, taraflar arasındaki sözleşme feshedildiğinden müsbet zarar olan kar mahrumiyetinin talep edilemeyeceği gerekçesiyle kar mahrumiyetine yönelik talebin reddine karar verilmiştir.  Kural olarak, BK’nun 106. maddesi hükmü uyarınca sözleşme feshedilmiş ise müsbet zarar istenemeyecektir. Ancak dava konusu olayda, taraflar sözleşmenin 26. maddesinde bu durumun aksini kararlaştırmış olduklarından davacı kar mahrumiyetini de talep edebilecektir. Bu itibarla mahkemece, taraflar arasındaki sözleşmenin 26. maddesi hükmü uyarınca davacının kar yoksunluğu zararının bilirkişi incelemesi yapılmak suretiyle  tesbiti ile sonucuna göre bir karar vermek gerekirken, yazılı şekilde karar verilmesi doğru görülmemiştir.

2- Davalı vekilinin temyiz itirazlarına gelince, dava dosyası içerisindeki bilgi ve belgelere, mahkeme kararının gerekçesinde dayanılan delillerin tartışılıp, değerlendirilmesinde usul ve yasaya aykırı bir yön bulunmamasına göre, davalı vekilinin aşağıdaki bent dışında kalan sair temyiz itirazlarının reddine karar vermek gerekmiştir.

3- Ancak, BK ve TTK sözleşme serbestisi ilkesini kabul ettiğinden taraflar cezai şart miktarını serbestçe kararlaştırabilirler. TTK’ nun 24. maddesine göre, tacir olan borçlu için taraflarca kararlaştırılan ücret ve cezanın fahiş olduğu ileri sürülerek indirim yapılamayacağı hükme bağlanmıştır. Fakat, bu ceza tacirin ekonomik yıkımına neden olacak bir miktarda ise, o zaman cezai şart BK’ nun 19. ve 20. maddeleri uyarınca indirilebilir. O halde mahkemece, davalının cezai şartın kabul edildiği tarihteki ekonomik durumu, taahhüt olunan işin değeri ve sözleşme hükümleri de göz önünde bulundurularak uzman bilirkişiler aracılığıyla istenilen cezai şartın borçlunun ekonomik yönden yıkımına sebebiyet verecek  derecede yüksek olup olmadığının, bu halin ahlak ve adaba aykırı sayılıp sayılmadığının tesbiti ile sonucuna göre bir karar verilmesi gerekirken, yazılı şekilde karar verilmesi doğru görülmemiştir.

SONUÇ: Yukarıda (1) nolu bentte açıklanan nedenlerle davacı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile kararın davacı yararına BOZULMASINA, (2) nolu bentte açıklanan nedenlerle davalı vekilinin sair temyiz itirazlarının reddine, (3) nolu bentte açıklanan nedenlerle davalı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile kararın davalı yararına BOZULMASINA, takdir edilen 750,00 TL vekalet ücretinin her iki taraftan alınarak yekdiğerine verilmesine, ödedikleri temyiz peşin harcın isteği halinde temyiz edenlere iadesine, 23.02.2010 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.