Ek Açıklama : Ali Paslı / Çeklerin Pandemi Süresince İbrazının Devamına İlişkin Güncel Uygulamanın Eleştirisi

ÇEKLERİN PANDEMİ SÜRESİNCE İBRAZININ DEVAMINA İLİŞKİN GÜNCEL UYGULAMANIN ELEŞTİRİSİ

ÇEKTEKİ İBRAZ SÜRESİNİN BİLHASSA ÇEK KANUNU SONRASINDAKİ TEKNİK ANLAMININ ANLAŞILAMAMASI

Doç. Dr. Ali Paslı

Son yaptığımız çalışma çerçevesinde (http://www.ticaretkanunu.net/ali-pasli-covid-19-salgininin-cek-hukukuna-etkisi-guncel-kosullar-surerken-cek-ibrazi-mumkun-mudur/) vardığımız sonuca paralel olarak 7226 sayılı Kanun’a eklenen geçici maddedeki “ibraz süresi” ifadesinin çekteki ibraz süresini karşıladığı hususunun uygulamada da kabul gördüğü, ancak bunun sadece senedi elinde bulunduran hamil/alacaklı lehine yorumlandığı ve ibraz süresinin durmasının uzama şeklinde yorumlandığı, ibraza engel olunmadığı görülmektedir. Çek Kanunu geçici m. 3/5 yürürlükten kaldırılmadıkça kanuni düzenimize uyumlu olmayan –hatta bu yapılsa dahi karşılıksız çekler açısından uyumsuzluk devam edecek olan- bu uygulamaya/yorum tarzına karşın son bir hatırlatma yapmak amacıyla bu kısa yazıyı kaleme alma zarureti doğmuştur.

Gerçekten de 7226 sayılı Kanun geçici m. 1’in başındaki “yargı alanındaki hak kayıplarının önlenmesi amacıyla” ifadesi de eleştirdiğimiz yorumu desteklemektedir. Yani kanunun amacı, hak sahibi konumundaki alacaklının/hamilin hak kaybına uğramasını önlemek, süresi içinde çeki ibraz edememesi nedeniyle yaşayacağı sorunları ve hak kayıplarını gidermek için ona ek süre verilmesidir. Bu yorum tarzını takip eden (muhatap) bankalar da, ibraz edilen çekin karşılığı varsa ödeme yapmakta; karşılığı yoksa da çekin arkasını yazmakta yani karşılıksızlık şerhini vurmaktadırlar.

COVID-19 pandemisi sırasında 7226 sayılı özel Kanun sonrasında süregelen uygulama kanaatimizce –hukuk tekniği açısından- isabetli değildir ve salgın sonrası dönemdeki davalarda bizatihi alacaklılar/hamiller açısından dahi hak kayıplarına yol açabilecek niteliktedir. Ayrıntılarını makalemizde açıklamış olmakla birlikte burada kısaca belirtelim ki, gerçekten de çıkan özel kanunun amacı ödeme sürelerini uzatmak/ötelemek, bu yolla borçluları korumak değildir. Ancak ibraz süresi ile vade arasındaki teknik farklılığın göz ardı edilmesi sebebiyle kanunun ulaştığı sonuç, borçluyu da korumuş olmaktadır. Belki de zaten olması gereken de budur.

İbraz süresi, vade değildir. İbraz süresi, çekin bankaya ibraz edilebileceği zaman dilimini gösterir. TTK sisteminde ibraz süresinin söz konusu niteliğinin yansıması yoktur, zira çekin düzenlenmesi ve tedavüle çıkması ile birlikte, üzerinde yazan düzenleme tarihi gelmemiş olsa bile ibrazına yasal bir engel bulunmamaktadır. Ancak Çek Kanunu’nun güncel durumu böyle değildir ve bizi, ibraz süresinin çekin ibraz edilebileceği zaman dilimini göstermesi sonucuna götürmektedir. Yani çekin düzenlenmesi ile birlikte –üzerinde yazılı düzenleme tarihinden önce- bankaya ibrazı ve ödeme talebine olanak yoktur. İbraz süresi, çekin gerçekten düzenlendiği değil, üzerinde yazan düzenleme tarihinde başlar ve bu tarihten önceki ibrazları, Çek Kanunu geçici madde düzenlemesi –en azından 31.12.2020 tarihine kadar- yasaklar. Bu sebeple de ibraz süresi başlamadan yapılan ibraz muhatap banka tarafından kabul görmez. Bu durumda ancak –o da ibraz süresi başladıktan sonra- Takas Odası’na ibraz için çekin alınması mümkün olabilir.

O zaman mevcut Çek Kanunu/Hukuku sistemimiz, ibraz süresi başlamamışsa/işlemiyorsa çek ibrazının da mümkün/geçerli olmaması şeklindedir. Dolayısıyla geçerli ibraz, ibraz süresi başladıktan sonra yapılandır.

Bonodaki durum ise farklıdır, orada teknik anlamda “vade” vardır. Bonoda senedin düzenleme tarihi ile ödeme tarihi iki farklı yasal unsurdur. Çekte bu anlamda bir ödeme tarihi yoktur. 7226 sayılı Kanun, vadeyi ötelemiş değildir. Bononun ödeme talepli olarak düzenleyene sunulmasına engel yoktur. Zira 7226 sayılı Kanun ile vade tarihleri ötelenmiş değildir. İbraz süresi, çek hukukuna özgü bir kavramdır; istisnai durumlar hariç- bonoda çekin ödeme talebi ile düzenleyene sunulmasına yönelik bir ibraz süresinden bahsedilemez. Dolayısıyla bonoda sadece ödememe protestosu açısından bir zaman kazanılmıştır ki, ilgili protestonun yokluğu bile zaten düzenleyene başvuruya engel değildir. Yoksa çekteki gibi borçluyu koruyan, kanunun bizi götürdüğü bir teknik sonuç –bono açısından- söz konusu değildir.

Çekteki durum, tamamen ibraz süresinin teknik anlamından kaynaklanmaktadır. Bunu göz ardı eden yorum tarzı, Çek Kanunu ile bağdaşmaz. Sadece 7226 sayılı Kanun’daki geçici maddenin konuluş amacından hareket etmek, kıymetli evrak hukukunun şekli bir hukuk düzeni kurduğu gerçeğini anlamamaktır.

İbraz süresinin başlangıç tarihi, teknik anlamda vade değildir. Çünkü çekte, ödeme tarihi yoktur. Hamilin ibrazı üzerine çek ödenir. Çek Kanunu, ibrazın yapılma süresini belirlemiştir. 7226 sayılı Kanun ile anılan ödeme talepli ibrazın süresi durduğu için bu durumun doğal sonucu olarak geçerli ibraz yapılamayacak, geçerli ibraz yapılamadığı için de ödeme anı/tarihi gelmemiş olacaktır. Takiben de ödememe durumunun tespitine ilişkin tüm işlemler, geçersiz olacaktır.

7226 sayılı özel Kanun, ibraz süresini durdurduğuna göre ibraz süreci işlemiyordur. Burada 7226 sayılı Kanun, ibraz sürelerini “uzatmamış”, aksine “durdurmuştur”. Uzama, ancak durmanın sonucudur. İbraz süresi işlemediği için de düzenleme tarihi geçse de ibraz yapılamaz. Bu dönemdeki tüm karşılıksız çek işlemleri, sorunludur. Zira ibraz süresi içinde bir ibraz yoktur. Hamiller, icra takibi yaptıkları vakit, geçerli ibrazın olmadığı savunması ile karşılaşacaklardır. Bankalar da, koymamaları gereken bir karşılıksızlık şerhini çeklere işlemektedirler.

Bilgilerinize sunulur.

Ali Paslı

Erol Ulusoy: Koronavirüs salgını çeki nasıl etkiler?

Koronavirüs nedeniyle ister kapatılsın, isterse mücbir sebep kapsamına alınsın, birçok işyerinin piyasada dönen çekleri var. Bunların vadeleri de gelmiş. Gelin bu durumu birlikte inceleyelim…

Yeni tip koronavirüs (Kovid-19) pandemisi ile bazı işletmeler, İçişleri Bakanlığı Genelgesi ile ileriki bir tarihe kadar tamamen kapatıldı. Bunlar arasında yer alan örneğin sinema, gösteri merkezi, nişan/düğün salonu, gazino, birahane, taverna, kahvehane, kıraathane, kafeterya, her türlü kapalı çocuk oyun alanları, dernek lokalleri, yüzme havuzu, SPA ve spor merkezlerinin ticari faaliyetleri geçici bir süreliğine sona ermiş oldu.

Bir de Hazine ve Maliye Bakanlığı tarafından 24/03/2020 tarihli ve 31078 (Mükerrer) sayılı Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren 518 Sıra No’lu Vergi Usul Kanunu Genel Tebliği kapsamında; vergi ödevlerinin yerine getirilmesi bakımından Kovid-19 mücbir sebep hükümlerinden yararlanacak, 16 sektörde faaliyet gösteren işyerleri var. Bu işyerlerinin kamu borçları, vergi borçları ertelendi, ama ticari borçları aynen devam ediyor.

Durumu sorgulayın

İşyerinizin mücbir sebep kapsamında olup olmadığını internetten “İnteraktif Vergi Dairesi”ne giriş yapıp, “Bilgilerim/518 Sıra No’lu VUK Genel Tebliği Kapsamında Mücbir Sebep Durum Sorgusu” başlığından sorgulayabilirsiniz.

İster kapatılmış olsun, isterse vergi ödevleri bakımından mücbir sebep kapsamına alınmış olsun, bu işyerlerinin düzenlemiş olduğu ve piyasada dönen çekleri var. Vadeleri de gelmiş.

Konu her ne kadar 7226 sayılı Kanun geçici 1’inci madde ile soruna çözüm getirilmek istense de, bazı konuların açıklığa kavuşturulması gerekmektedir.

Bu Kanun ile bilhassa vadesi gelmiş, daha doğrusu ibraz süresinin son günü 13.03.2020 ile 30.04.2020 tarihi arasına denk gelen çeklerin, ibraz süreleri durdurulmuştur. Eğer elinizdeki çeki bankaya ibraz edeceğiniz son gün 13.03.2020 ile 30.04.2020 tarihi arasında bir güne denk geliyorsa, ve siz de çeki ibraz edememişseniz, endişelenmeyin, 30.04.2020 tarihinden itibaren 10 gün daha çeki ibraz süreniz olacak. Çekinizin ibraz süresi 1 ay, ama kalan süre 15 günden az ise, ibraz süreniz 30.04.2020 tarihinden itibaren 15 güne tamamlanacak.

Hak kaybı kimde?

Aman dikkat edin, 7226 sayılı Kanun geçici 1’inci maddesi, sadece çekin ibraz süresini durduruyor. Çekin ibrazını yasaklamıyor. Yani burada çeki düzenlemiş borçluya, ya da varsa cirantalara getirilen bir avantaj yok. Olayı sadece çeki düzenleyen ve hamil açısından düşünmemeli, cirantalar, varsa avaller açısından da düşünmeli.

Kanun sadece çek hamilinin, mesela sokağa çıkma yasağına tabi birisi olma ihtimaline karşı, çeki süresinde ibraz edemeyeceği için hak kaybına uğramamasını önlüyor. Yasanın amacı geçici 1’inci maddede, “hak kayıplarının önlenmesi” olarak belirlenmiştir. Korunan taraf hiç bir hak kaybına uğramayan borçlu değil, duran sürede çeki ibraz etmediği için normalde süreyi kaçırmış olacak olan, ve böylece hak kaybına uğrayacak olan alacaklı taraftır.

Ödenmeyen senetler protesto edilir mi?

Elinizdeki senetlerin de ödeme için ibraz günü 13.03.2020 ile 30.04.2020 tarihi arasına denk gelse, ibraz etmeseniz de hak kaybına uğramazsınız. Keza ödeme gününde ödenmeyen bir senet için ödememe protestosu, ödeme gününü izleyen iki iş günü içinde çekilmeli.

İşte ödememe protestosunun çekileceği iki iş günü aynı tarih aralığına denk gelirse, isterseniz notere gidip ödememe protestosu çektirebileceğiniz gibi, isterseniz 30 Nisan 2020’den sonraki ilk 2 iş günü içinde de protesto çektirebilirsiniz.

Aman yanılmayın, 7226 sayılı Kanun ödememe protestosu çekme süresini 15 iş gününe çıkarmış olmaz, 2 gün olarak devam eder. 15 güne uzayan süreler, 15 gün ve daha uzun olan sürelerdir.

Ama yasal süre zaten 15 günden az ise, örneğin, ödeme emrine 7 ve 5 günlük itiraz süreleri, 10 günlük çek ibraz süresi, 2 iş günlük ödememe protesto süresi 30 Nisan 2020 tarihinden sonra da aynen geçerlidir, 15 güne uzamış olmaz.

Bankalar çekleri ödeyecek mi?

Banka kendisine ibraz edilen çekin karşılığı varsa, ödemek zorunda. Karşılığı yoksa da, “karşılıksız işlemi” yapmak zorunda. Çünkü ne çekin ibrazı yasaklandı, ne de bankaya karşılığı varsa, süresinde ibraz edilen çeki ödeme yasağı getirildi.

Bu sebeple elinizde bir çek var ve düzenleyeni de bilhassa ticari faaliyetlerinde kısıtlama olmayan, kapatılmayan bir işyeri ise, çekinizi bankaya ibraz etmekten çekinmeyin. Banka karşılığı varsa ödemek zorunda olduğu gibi, karşılığı yoksa da, kendi mali yükümlülüğünü yerine getirip 2.225 TL ödemek zorundadır.

Hatta daha da ileri gideyim, çeki ciro edenler arasında ticari faaliyetleri devam eden bir işyeri varsa, çeki ibrazdan kaçınmayın, karşılıksız çıkarsa, ticari faaliyetine devam eden cirantaya başvurabilirsiniz.

Bankalar Birliği, bankaların, Hazine destekli Kredi Garanti Fonu kefaleti ile, kurumsal ve ticari müşterilerine, Çek Ödeme Destek Kredisi vereceğini de duyurdu. Üstelik, çek ödeme desteği; 3 ay anapara ve faiz ödemesiz, toplam 12 ay vadeli ve yıllık yüzde 9.5 faizli olacaktır. Şimdi bu durumda, çeki karşılıksız çıkan birisinin, mücbir sebebe dayanması biraz zorlaşıyor. Çünkü, koşulları olmasına rağmen, 3 ay ana para ve faizsiz çek kredi desteği alma olanağı varken, bunu kullanmaması ve çekinin karşılıksız çıkması halinde, hukuki ve ekonomik sonuçlarına katlanmak zorunda kalabilir.

Kaynak: 4 Nisan 2020 tarihli Milliyet Gazetesi yazısı

Ali Paslı: COVID-19 Salgınının Çek Hukukuna Etkisi: Güncel Koşullar Sürerken Çek İbrazı Mümkün Müdür?

COVID-19 SALGINININ ÇEK HUKUKUNA ETKİSİ: GÜNCEL KOŞULLAR SÜRERKEN ÇEK İBRAZI MÜMKÜN MÜDÜR?

Doç. Dr. Ali PASLI *

1. Çekin İbrazında Hukukumuzdaki Güncel Durum

İşbu çalışmada, COVID-19 salgınının ve bu süreçte alınan önlemlerin çek ibrazı üzerine olan mevcut/muhtemel etkileri incelenecektir. Bu dönemde karşılıksız çek düzenlemenin/düzenlenmesine sebebiyet vermenin yaptırımına ilişkin olarak yapılan -tartışmaya açık ve ihtiyaca maalesef cevap vermeyen- değişiklik inceleme konumuzun kapsamına alınmamıştır[1].

Çekin ibrazı, bir kambiyo senedi ve takiben kıymetli evrak olan çekin, hamil tarafından ödenmek üzere muhatap bankaya sunulması eylemidir/hukuki işlem benzeridir. Hakkın senetsiz ileri sürülmesi mümkün olmadığı için alacaklı konumdaki hamil tarafından senedin ödemeyi yapacak kişiye, yani muhataba ödeme yapılması talebiyle sunulması şarttır[2]. İbraz, ödeme talebinin bir ön şartı olup, ibrazsız ödeme talebi ve ibrazsız ödeme, kural olarak, mümkün değildir.

6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu (=TTK) sisteminde bir ödeme aracı olarak öngörülen çekte teknik anlamıyla vade bulunmadığı için çekin düzenlenmesinden ve hamile/lehdara verilmesinden itibaren ibraz süreci başlamış olacak ve senedi elinde bulunduran kişi, ödeme talebi ile senedi muhatap bankaya sunacaktır. Hesapta karşılık varsa, bu durum senet bedelinin ödenerek sürecin tamamlanmasına; şayet kısmen veya tamamen hesapta karşılık yoksa da bu sefer karşılıksız çek ve başvuru/müracaat hakkı sürecinin başlamasına sebebiyet verecektir.

Süresi içinde çekin hamil tarafından bankaya ibraz edilmemesi hâlinde düzenleyen dâhil başvuru hakkının düşmesi, karşılıksız çek yaptırımlarının uygulanamaması, düzenleyenin çekten cayma hakkının ortaya çıkması, karşılık olsa dahi bankanın ödeme yükümlülüğünün sona ermesi gibi sonuçların varlığı karşısında, çekin süresi içinde ibrazı ve gerektiğinde ödememe durumunun tespiti hamil/alacaklı açısından ciddi bir öneme sahiptir.

Çekin ibrazı zorunluluğuna, ibraz süreleri düzenlenirken TTK m. 796’da da işaret edilmektedir: “Bir çek…muhataba ibraz edilmelidir.”. Aynı maddede ibraz süreleri kısa tutulmuş; düzenleme yeri ile ödeme yerinin aynılığına/farklılığına göre 10 gün, 1 ay veya 3 aylık süreler belirlenmiştir.

TTK m. 795/1 uyarınca çek görüldüğünde ödenecektir ve buna aykırı olarak çeke koyulan çekte vade yaratmaya –ya da görüldüğünde vade sayılabilecek bu durumdan farklı bir durum oluşturmaya- yönelik kayıtlar da yazılmamış sayılacaktır. Uygulamadaki ileri tanzim tarihli/post date çekleri karşılayan bir kural ile TTK m. 795/2’de de “(d)üzenlenme günü olarak gösterilen günden önce ödenmek için ibraz olunan çek, ibraz günü ödenir.” denilmiş ve düzenleme tarihinden önce dahi çekin ödeme için ibrazına, takiben ödenmeme durumunun tüm yaptırımlarının bu hâlde de uygulanmasına olanak tanınmıştır.

Çekte vade olmaması, çekin görüldüğünde ödenebilir bir senet olması dolayısıyla çekin düzenlenmesi ve ilk müktesibine/hamiline verilmesi ile birlikte ibrazın hemen o andan itibaren mümkün ve geçerli olması kuralından 5941 sayılı Çek Kanunu ile birlikte vazgeçilmiştir. Bu vazgeçme, ÇekK m. 3/8’de “kısmen”; geçici m. 3/5’de ise “tamamen”dir. Şöyle ki, sürekli/kalıcı hüküm mahiyetindeki 3. maddenin 8. fıkrası uyarınca “(ü)zerinde yazılı bulunan düzenleme tarihinden önce ibraz edilen çekin karşılığının…kısmen veya tamamen ödenmemiş olması hâlinde, bu çekle ilgili olarak hukukî takip yapılamaz. İleri düzenleme tarihli çekle ilgili olarak hukukî takip yapılabilmesi için, çekin üzerindeki düzenleme tarihine göre kanunî ibraz süresi içinde bankaya ibraz edilmesi ve karşılıksızdır işlemine tabi tutulması şarttır”. Böylelikle bankanın karşılığı bulunan çeki ödeme zorunluluğu kaldırılmamakta, ancak alacaklının/hamilin, ancak çekin üzerinde yazılı düzenleme tarihine göre belirlenecek yasal ibraz süresi içindeki ibraz şartı ile ödenmeyen çeklere ilişkin icra takibi dâhil hukuki takip ve karşılıksızlık yaptırımlarına başvuru hakkı olduğu vurgulanmıştır. Demek ki yasal ibraz süresi başlamayan/işlemeyen çekin ibrazı ve takiben -karşılığı varsa- ödenmesi mümkündür. Ancak ödememe durumunda borçlu/düzenleyen korunmaktadır. İbraz süresi başlamayan çek ibraz edilir ve muhatap tarafından ödenir ise bu ödeme geçerlidir ve sebepsiz zenginleşme teşkil etmez. Hatta hesapta karşılık varsa, ibraz süresi başlamayan çekin ibrazı hâlinde bankaca ödemede bulunulması gerektiği söylenebilir. Dolayısıyla ÇekK m. 3/8 sisteminde hâlen çek, görüldüğünde ödenir.

Öte yandan bizim incelememiz açısından asıl önemli olan ve “çekte vade yoktur” saptamasını geçersiz hâle getirip TTK m. 795 hükmünü -en azından geçerli olduğu zaman dilimi açısından- ilga ettiğini söyleyebileceğimiz hüküm, özel kanun olan ÇekK’nın geçici 3. maddesinin 5. fıkrasında yer almaktadır. Geçiciliğinin süresi uzatılmış şekli ile hükmün -yıllardır yürürlükte olan- son hâli aynen şu şekildedir: “31/12/2020 tarihine kadar, üzerinde yazılı düzenleme tarihinden önce çekin ödenmek için muhatap bankaya ibrazı geçersizdir.”. O zaman ÇekK m. 3/8 kapsamında dahi varlığını koruyan çekin görüldüğünde ödeneceği kuralı, 31.12.2020 tarihine kadar askıdadır. Zira anılan tarihe kadar çekin hamili tarafından üzerinde yazılı bulunan düzenleme tarihinden önce yapılan ibraz geçersiz olacaktır. İbraz olmaksızın çek ödenemeyeceğine göre geçersiz ibrazın anlamı, ibrazın yapılamayacağı ve bankanın söz konusu ibrazın yapılamayacağı dönem açısından hesapta karşılık olsa bile ödeme zorunluluğunun bulunmadığı, hatta ödeme yapmamak zorunda olduğudur. Böylelikle çekin üzerinde yazılı olan düzenleme tarihi, fiilen senedin ödeme talebi olan ibrazın beklenmesinin gerektiği tarih, takiben adeta senedin “vadesi” hâline gelmiş olmaktadır.

2. Salgın ve Yasal Önlemler Sonrasındaki Durum

İşte hukukumuzda çek ibrazının alacaklı/hamil, borçlu/düzenleyen ve muhatap banka üçgenindeki güncel durumuna ilişkin bu değerlendirme, bizi salgın sonrasında alınan tedbirlerin etkisi noktasında ilginç noktalara götürmektedir.

a. Hamil Açısından

Hamil/alacaklı bakımından COVID-19 salgınının ve oluşan hastalığın en önemli olumsuz etkisi; 65 yaşından büyük olunmasından veya kronik hastalık bulunmasından kaynaklı olarak sokağa çıkılamaması yahut yaşanan hastalıktan ötürü hastanede olunması veya kamu görevlilerinin çağrısı karşısında fiilen “evde kalma”dan ötürü gündeme gelmektedir. Bu açıdan yaklaşıldığında, hukuki veya fiili engeller karşısında çek ibrazı için bankaya gidemeyecek konumda olan çek hamilini, hem TTK hem de salgın döneminde çıkarılan özel yasal düzenleme korumaktadır.

“Mücbir sebepler” kenar başlığını taşıyan TTK m. 811’in ilk fıkrası uyarınca “(k)anunen belirli olan süreler içinde çekin ibrazı veya protesto edilmesi veya buna denk bir belirlemenin yapılması, bir devletin mevzuatı veya herhangi bir mücbir sebep gibi aşılması imkânsız bir engel nedeniyle gerçekleştirilememişse, bu işlemler için belirli olan süreler uzar”.

Maddenin geri kalan fıkralarında bu uzamanın şekli, süresi, mücbir sebebin anlamı, hamilin bu durumda yapması gerekenler ve hatta ibraz zorunluluğunun tamamen ortadan kalkmasına ilişkin özel kurallar getirilmiştir (TTK m. 811/2-5).

Öte yandan –kabul edildiğinin hemen ertesi günü RG’da yayımlanan- 25.03.2020 tarih ve 7226 sayılı “Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun” ile özel olarak süreler ile ilgili bir belirleme yapıldığı için TTK m. 811’in ayrıntılarına girmeyi gerekli görmüyoruz. Anılan 7226 sayılı Kanun geçici m. 1 hükmü uyarınca “(1) Covid-19 salgın hastalığının ülkemizde görülmüş olması sebebiyle yargı alanındaki hak kayıplarının önlenmesi amacıyla; a) Dava açma, icra takibi başlatma, başvuru, şikâyet, itiraz, ihtar, bildirim, ibraz ve zamanaşımı süreleri, hak düşürücü süreler ve zorunlu idari başvuru süreleri de dâhil olmak üzere bir hakkın doğumu, kullanımı veya sona ermesine ilişkin tüm süreler…13/3/2020 (bu tarih dâhil) tarihinden…itibaren 30/4/2020 (bu tarih dâhil) tarihine kadar durur. Bu süreler, durma süresinin sona erdiği günü takip eden günden itibaren işlemeye başlar. Durma süresinin başladığı tarih itibarıyla, bitimine on beş gün ve daha az kalmış olan süreler, durma süresinin sona erdiği günü takip eden günden başlamak üzere on beş gün uzamış sayılır. Salgının devam etmesi halinde Cumhurbaşkanı durma süresini altı ayı geçmemek üzere bir kez uzatabilir ve bu döneme ilişkin kapsamı daraltabilir…”.

Aşağıda irdeleyeceğimiz üzere bu düzenlemenin kapsamına göre çekin ibrazı süreleri, 30.04.2020 tarihine kadar duracak ve anılan tarihten itibaren özel düzenlemedeki kurallar kapsamında yeniden işlemeye başlayacak ve hatta bazı durumlarda yeniden işlemeye başlamasından itibaren kalan süreden de daha fazla bir ibraz süresi elde edilmiş olacaktır. İşte çek hamilinin buradaki süreler içinde çeki ibraz ederek ödeme talebinde bulunması, süresi içinde ibraz sayılacak ve hamil, -çekin üzerinde yazılı olan düzenleme tarihinden çok sonraki ibraza rağmen- hak kaybına uğramaktan kurtulacaktır.

b. Muhatap Banka Açısından

ÇekK m. 3/1’de muhatap bankanın ödeme sorumluluğu, “(k)arşılığı bulunan çek, hesabın bulunduğu muhatap bankanın herhangi bir şubesine ibraz edildiğinde…ödenir.” şeklinde düzenlenmiş, akabinde aynı maddenin 7. fıkrasında bankanın çekin karşılığının hesapta bulunmasına rağmen ödemesinin geciktirilmesi durumunda çek hamiline, her geçen gün için binde üç gecikme cezası ödeyeceği öngörülmüştür. Ayrıca, “diğer ceza hükümleri” kenar başlıklı aynı Kanun’un 7. maddesinin 5. fıkrasında da “(k)arşılığı tahsil edilmek üzere bankaya ibraz edilen çekin karşılığının hesapta mevcut olmasına rağmen, hamile ödemede bulunmayan…banka görevlisi, şikâyet üzerine bir yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.” düzenlemesi ile bankanın ödeme zorunluluğu -banka görevlisini kapsayan- bir ceza hükmü ile desteklenmiştir. O zaman karşılığı bulunan çekin ibrazı durumunda muhatabın ödeme yapması noktasında ona kanuni bir sorumluluk/borç yüklenmiş durumdadır. İşte bunun ihlalinin hukuki ve cezai sonuçları da olduğu için sorumluluğun şartlarının çok net şekilde belirlenmesi lazımdır.

Muhatap bankanın ödeme zorunluluğundan bahsedilebilmesi için çekin -yetkili hamil tarafından- bankaya ibrazının şart olduğu aşikârdır. Salgın ve onu takip eden özel kanuni düzenleme açısından sorun, ibraz süresinin durması durumunda ibrazın mümkün olup olmadığıdır.

Bu soruyu cevaplandırabilmemiz iki hususun aydınlatılmasına bağlıdır:

  • Çekin düzenlenmesi ve hamile teslim edilmiş olması, ibraz edilebilmesi için yeterli midir? Yoksa yasal ibraz sürelerinin işlemeye başlaması şart mıdır?
    Yukarıda irdelediğimiz bu durum, ÇekK geçici m. 3/5 ile cevaplanmış durumdadır. 31.12.2020 tarihine kadar çekin üzerinde yazılı olan düzenleme tarihinden önce çekin ibrazı geçersizdir. Burada kastedilen husus, yasal ibraz süreleri başlamadan çekin ibrazının mümkün olmamasıdır. Bu düzenleme, TTK m. 795/2’deki ileri düzenleme tarihli çeklerin üzerinde yazılı olan tarih gelmeden ibrazı durumunda ödenmesi gerekliliğinin, yeni düzende işlememesini sağlamaya matuftur. ÇekK geçici m. 3/5’de “üzerinde yazılı düzenleme tarihinden önce” lafzının kullanılmasının sebebi, TTK m. 796’da öngörülen yasal ibraz süresinin zaten bu tarihten başlayacak olmasıdır. İbraz süresi, Çek Kanunu düzeninde –en azından geçici maddenin yürürlükte olduğu dönem açısından- çekin usulüne uygun şekilde ibraz edilebileceği dönemi gösterir. Bu süre, çift yönlüdür: Alacaklı/hamil, bu süre bittikten sonra çeki -ödeme sorumluluğu varmış şekilde- ibraz edemeyeceği gibi, aynı zamanda bu süre başlamadan da ibraz edemez. İşte bu başlamama durumunu ortaya koyan tarih, çekin üzerinde yazılı olan düzenleme tarihidir. Dolayısıyla ileri düzenleme tarihli çeklerde ibraz süresi, çekin şeklen düzenlendiği gözüken tarihte başlayacağı için bundan önceki ibrazları da kanun koyucu engellemiştir. İbraz süresi işlemeye başlamamış ise ibraz da mümkün değildir. 31.12.2020 tarihine kadar var olan çek hukuku düzenimiz bu şekildedir. O zaman işlemeye başlayan ibraz süresi bir şekilde durmuş ise aynı şekilde ibrazın yapılabileceğinden bahsedilemez. İşlemeyen süre sadece alacaklıya değil, çek işleminin tüm taraflarına yöneliktir.
    Gerçekten de ibraz süresinin anlamı, çekin ibraz edilebileceği zaman dilimidir. Eskiden bunun anlamı yoktu. Zira düzenlenme anından itibaren çek ibraz edilebilirdi, hamilin -ibraz için sahip olduğu- azami süresi de çekin üzerinde yazan tarihe göre belirlenirdi. O zaman ibraz edilemeyecek bir zaman dilimi de yoktu. Ancak, ÇekK ile birlikte oluşan düzende söz konusu ibrazsızlık döneminin artık vardır. Zira ÇekK ile birlikte, bilhassa geçici madde sonrasında, ibraz süresi anlam değiştirmiştir: Bu süre, aynı zamanda alacaklı olan hamilin ibraz olanağının bulunduğu zaman aralığını göstermektedir. O zaman bu sürenin durması ve işlememesi, ibrazın da mümkün olmaması anlamına gelecektir.
  • Tam da bu noktada ikinci kritik soru gündeme gelmektedir: 7226 sayılı yeni Kanun’daki “ibraz süresi” ifadesi, çekin ibraz süresini de kapsar mı?
    Bu soruya esasında yukarıda cevap vermiştik. Burada biraz daha açmak gerekirse; öncelikle belirtelim ki, hak düşürücü süreler ile ibraz sürelerinin -zamanaşımı sürelerinden farklı olarak- durması ve kesilmesi  prensip olarak, kabul edilmemektedir. Ne var ki, 7226 sayılı Kanun geçici m. 1 hükmünün lafzı ve amacı, çekteki ibraz sürelerinin de bu düzenlemenin kapsamında olduğunu ortaya koymaktadır. Bizatihi maddede “hak düşürücü” sürelerden de bahsedilmiş olması, ibraz süresinin, zamanaşımı süreleri ile birlikte anılmış olması, dahası “bir hakkın doğumu, kullanımı veya sona ermesine ilişkin tüm süreler”in zikredilmiş olması, bizi bu sonuca götürmektedir.
    Maddede “ibraz süreleri” lafzı bulunmasaydı dahi ibraz süresinin çekteki ödeme talebine ilişkin hamile ait hakkın kullanımına ilişkin bir zaman dilimini gösterdiği ve süre şartına uyulmaması durumunda hamilin hukuki takip hakları, başvuru hakkı gibi haklarını sona erdireceği ve düzenleyenin de cayma hakkının doğumuna yol açacağı noktasında herhangi bir tereddüt yoktur. Şu hâlde söz konusu ibraz sürelerinin madde kapsamına girdiğine ve takiben durmuş olduğuna da şüphe etmemek gerekir.
    İnceleme konusu 7226 sayılı Kanun geçici m. 1 düzenlemesinin hemen başında “Covid-19 salgın hastalığının ülkemizde görülmüş olması sebebiyle yargı alanındaki hak kayıplarının önlenmesi amacıyla” ifadesinin kullanılmış olması, bizi farklı bir sonuca götürmez. Zira maddede yalnızca usul hukuku ile ilgili süreler düzenlenmemekte, hüküm yargısal uygulamayı aşan, maddi hukukta karşılığı olan süreleri de kapsamına almaktadır. Kaldı ki, çekteki ibraz sürelerinin geçirilmesinin yargı alanında hak kaybına yol açacağına, hamilin bu çeke dayalı olarak kambiyo senetlerine mahsus özel takip usulüne başvuramayacağına, dahası karşılıksız çeke ilişkin özel hükümlerin de uygulanamayacağına da şüphe yoktur.
    Öte yandan ibraz süresi denildiği vakit, akla öncelikle ticari defterlerin ispat hukuku açısından oynadığı rol kapsamında mahkemelere veya vergi incelemesi sırasında vergi memurlarına ibrazı değil, çekin ibrazı süreleri gelmektedir. Zaten hak düşürücü süreler ve zamanaşımı süreleri ile birlikte anılan ibraz süresinin de, bu sürelere benzeyen çekin ibrazı süresini karşıladığı açıktır[3].

O zaman ulaşılan sonuç açıktır: Çekteki ibraz süreleri, 13.03.2020’den başlayarak 30.04.2020 (bu tarih dâhil) tarihine kadar durmuştur. Bu süreler, durma süresinin sona erdiği günü takip eden günden itibaren işlemeye başlar. Ancak 30 Nisan’ı takip eden gün olan 1 Mayıs da resmi tatildir. 2 ve 3 Mayıs da hafta sonudur. TTK m. 816 uyarınca bir çekin ibrazı, ancak bir iş gününde yapılabilir. Ancak bu iş günü kuralı, aradaki günler için değil, ibrazın son günü için geçerlidir. Bu sebeple durma anı itibarıyla ilgili çekin ibraz süresinin son günü ise ibrazın, 04.05.2020 tarihinde yapılması gerektiği düşünülebilecek olsa da, 7226 sayılı Kanun’da bu duruma yönelik de özel bir uzatma kuralı öngörülmüş ve durma süresinin başladığı tarih itibarıyla, bitimine 15 gün ve daha az kalmış olan sürelerin durma süresinin sona erdiği günü takip eden günden başlamak üzere 15 gün uzamış sayılacağı belirtilmiştir. Bu durumda ibraz süresi 10 gün olan çekler her durumda bu istisna uzama kuralının kapsamına girecek ve geçici süreliğine bu çeklerde ibraz süresi, TTK m. 796/3 uyarınca 01.05.2020’den başlayarak 15 gün olarak kabul edilecektir. İbraz süresi 1 ay olan çeklerde ise kalan süreye göre, 01.05.2020’den başlamak üzere ibraz süresinin son günü hesaplanacaktır.

Sonuç olarak; resmi tatilde ibraz da olmayacağına göre COVID-19 dönemi açısından -Cumhurbaşkanlığı’nca başka bir uzatma kararı alınmadıkça- 13.03.2020 – 04.05.2020 tarihleri arasında çekin ödenmek üzere muhatap bankaya ibrazı geçersizdir. Bu süreler zarfınca ibraz süreleri durmuştur ve duran süre içinde çekin hamil tarafından ibrazı da mümkün değildir. Böylelikle muhatap banka, düzenleyenin hesabında karşılık olsa ve çek, ödeme talebi ile yetkili/meşru hamil tarafından kendilerine sunulsa bile geçersiz bir ibrazın varlığı karşısında çek bedelini ödememek ve çeki aynen hamile iade etmek zorundadır. Banka, hesapta karşılık yoksa da çekin arkasına karşılıksızlık şerhini yazamaz. Zira ibraz süresi başlamamıştır. Muhatap bankanın buna aykırı davranışı, onu, düzenleyene karşı sorumlu hâle getirecektir.

Bu süre içerisinde muhatap bankanın ÇekK m. 3/3’den kaynaklı kanunen ödemekle yükümlü olduğu bir miktardan da bahsedilemez. Zira bankanın söz konusu kanuni sorumluluğu da çekin süresi içerisinde ibrazına bağlıdır. Bu durumda süre başlamamış veya başlamış ise de durmuştur. İşlemeyen süre, bu sürenin bağlandığı eylemin de yapılamayacağı anlamına gelir.

Hamil, 04.05.2020 tarihi itibarıyla çeki yeniden ibraz edebilir ve bankanın ödeme sorumluluğu/zorunluluğu ancak bu tarih itibarıyla var olabilir.

c. Düzenleyen Açısından

Ticaret hayatı açısından ciddi sonuç doğurabilecek ve piyasadaki ödeme dengelerini bozabilecek olan yukarıda ulaştığımız durumu, 7226 sayılı Kanun geçici m. 1’i yazanlar düşünmüş müdür ya da amaçlamış mıdır bu çok açık/net değildir. Amacın hak kaybını önlemek olduğu hükümde yazılıdır ve hak kaybı alacaklıya, yani hamile yöneliktir. Ancak hamilin hakkı korunurken borçlu konumdaki düzenleyenin konumunun göz ardı edilmesi de düşünülemez. Üstelik, mevcut salgın ortamında makro endişe, alacaklılardan daha çok borçlular üzerindedir. Tüm bunların ötesinde 7226 sayılı Kanun geçici m. 1’deki süre durması/uzatımı, alacaklıyı ön plâna alsa da çek hukukunun ÇekK geçici m. 3/5’den kaynaklanan mevcut durumu karşısında işlemeyen bir ibraz süresi içerisinde borçlu konumdaki düzenleyenin de bir ödeme sorumluluğundan bahsedilemez.

Öte yandan ibraz sürelerini 13.03.2020 tarihi itibarıyla durduran 7226 sayılı Kanun’un RG’de yayınlanma tarihi 26.03.2020’dir. Kanun’un kazanılmış haklara ve ödemesi yapılmış çeklere etkisi olmaması esastır. Zaten Kanun’un yürürlük hükmü olan 52. maddesinde de geçici maddeye ilişkin bir geçmişe etki kuralı getirilmiş değildir. Dolayısıyla ancak yürürlüğe girme tarihinden sonra çek ibrazının engellenmesi ve ödemelerin geçerli bir sebebe dayanmaması, takiben de -yapılmaması gereken ödemelerden kaynaklı olarak- sorumluluk doğurmasından bahsedilebilecektir.

O zaman 26.03.2020 tarihinden başlamak kaydıyla üzerinde yazılı düzenleme tarihi itibarıyla ibraz süresi içerisinde de olsa, ülkemizdeki çeklerin ibraz süresi durmuş olduğuna göre borçlu konumdaki düzenleyenlerin de bir ödeme sorumluluğundan bahsedilemeyecektir. Çekte mündemiç olan hakkın borçluya karşı ileri sürülebilmesi ibraza bağlıdır, ancak belirtilen zaman dilimi aralığında ibraz mümkün değildir. Durma süresi boyunca düzenleyen açısından hukuken ve/veya cezaen karşılıksız çek yaptırımının işletilmesine de olanak yoktur.

Bu durumda düzenlediği çeki ilgili resmi salgın süresi boyunca -o ya da bu sebeple- ödeyemeyen borçluyu/düzenleyeni ayrıca koruyan özel bir düzenlemeye de ihtiyaç kalmamaktadır. Dolayısıyla bankanın ödememe gerekçesi olarak karşılıksızlık dışında bir şerhi çekin arkasına işlemesinin mümkün olup olmadığına ilişkin tartışmanın da bir anlamı kalmayacaktır[4].

SONUÇ OLARAK:

  • “Çekte vade yoktur” kuralı, ülkemizde ÇekK geçici m. 3/5 ile -31.12.2020 tarihine kadar- geçici süreliğine de olsa askıya alınmıştır. Anılan düzenlemedeki üzerinde yazılı düzenleme tarihinden önce çekin ibrazının geçersiz addedilmesi esası, ibraz süresinin başlamasından önceki ibrazları da yasaklamaktadır. O zaman nasıl ki yasal ibraz süresi geçtikten sonra çekin tüm hukuki sonuçlarını doğuracak şekilde ibrazı mümkün değilse, bu ibraz süresi başlamadan önceki ibraz da olanaksızdır.
  • COVID-19 salgın dönemine yönelik özel bir tedbir olan 7226 sayılı Kanun’un geçici 1. maddesi düzenlemesi ile 13.03.2020 ila 30.04.2020 tarihleri arasında ibraz süreleri durdurulmuştur. Çek ibrazı ve buna ilişkin süreler de bu düzenlemenin kapsamı içindedir. O zaman ülkemizde şu anki güncel durum, tüm çeklerin ibraz sürelerinin durmuş ve anılan özel düzenlemedeki kurallar çerçevesinde 30.04.2020 tarihinden sonra yeniden işlemeye başlayacak olmasıdır. İşlemeyen ibraz süresi içinde ibraz mümkün değildir. Bu sebeple de 04.05.2020 tarihine kadar hiçbir çekin geçerli bir şekilde ödeme talebi ile ibrazı olanaksızdır.
  • Takiben hamilin/alacaklının, Mart/Nisan tarihli çekleri evinden çıkmadan Mayıs ayı içerisinde de bankaya ibraz etmesi mümkündür ve bu tarihteki ibraz, süresi içinde yapılan ibrazdır.
  • Muhatap bankanın 04.05.2020 tarihinden önce karşılığı bulunan çekleri dahi ödememesi, aynen hamile iade etmesi ve karşılığı olmayan çeklerde de karşılıksızlık işlemi yapmaması gerekir. Aksine tutum, bankanın düzenleyene karşı sorumluluğunu doğurur.
  • Düzenleyen/borçluyu mücbir sebepten kaynaklı ödememe sebebiyle koruyan özel bir düzenleme bulunmamakla birlikte, söz konusu ibraz sürelerini durduran özel düzenleme, -bunu öngörüp öngörmediği net olmamakla birlikte- diğer taraftan çek borçlularını da korumuş ve ödeme noktasında onlara –üstelik de faizsiz- zaman kazandırmıştır.
  • Bu durumun ticaret hayatının silsilesi içinde sorunlara gebe olduğu açık olmakla birlikte çek hukuku tekniğinin getirdiği -makro ekonomik etkileri olabilecek- bu yorum tarzının/sonucun engellenmesinin yolu, -ivedilikle- ÇekK geçici m. 3/5’in yürürlükten kaldırılmasıdır. Bu olasılıkta ÇekK m. 3/8’deki orijinal sisteme dönülmüş olacak ve 7226 sayılı Kanun geçici m. 1 ile çekteki ibraz süreleri durmuş olsa da ibraz süresi öncesindeki/dışındaki ibraz geçersiz sayılmayacak, hesapta karşılık varsa bankanın ödeme yapma sorumluluğu söz konusu olacaktır. Zira karşılığı bulunan çeki ödeme noktasındaki bankanın yasal sorumluluğu, çekin ibraz süresi içinde ibraz edilmesine değil, yetkili hamil tarafından “ibraz edilmesine” bağlıdır. Ancak bu olasılıkta da hesapta yeterli karşılık yoksa, çek yasal ibraz süresi içinde ibraz edilmemiş olduğu için hamilin/alacaklının hukuki takip yapabilmesine olanak olmayacaktır.

*        İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Ticaret Hukuku Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi.

         Son okuma ve tashih konusundaki desteğinden ötürü İstanbul Üni. Hukuk Fak. Ticaret Hukuku Anabilim Dalı’ndan Araş. Gör. Buğra Kesici’ye teşekkürlerimi sunmak isterim.

[1]        Bkz. 7726 sayılı Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun ile 5941 sayılı Çek Kanunu’na eklenen Geçici Madde 5.

[2]        İşbu çalışmada çekin, üzerine çekildiği banka hesabının bulunduğu şubeye, bankanın başka bir şubesine [5941 sayılı Çek Kanunu (= ÇekK) m. 3/1] ve Takas Odasına ibrazı da (TTK m. 798), “ibraz” kavramının içerisinde değerlendirilmektedir.

[3]        Maddenin ikinci fıkrasında kapsam dışında bırakılan süreler arasında da çekteki ibraz süreleri yer almamaktadır.

[4]        Kaldı ki zaten çekin ödenmemesinin herhangi bir mücbir sebepten kaynaklandığının ortaya konulmasının/ispatının düzenleyeni hukuki veya cezai yaptırımdan kurtarmasına, ilgili çekin karşılıksız çek sayılmasını önlemesine ilişkin bir düzenlememiz de bulunmamaktadır. TTK’da “ödemelerin tatili” hep makro değil mikro anlamda borçlunun durumu açısından ele alınmakta ve sonuç itibarıyla da hamilin haklarını belirli şartları karşılamadan kullanmasını sağlamaktadır, yoksa ödemeyi yapamayan borçluyu değil. Bkz. örn. TTK m. 713, 806. Kıymetli evrak hukukunun esas korumayı amaçladığı kişinin, senet hamili olduğu unutulmamalıdır. Dolayısıyla yukarıda yaptığımız çek ibrazının mümkün olmadığı yorumunun kabul edilmemesi durumunda, mücbir sebebin varlığı borçlu düzenleyeni çek hukukunun ödememeye bağladığı hukuki ve cezai yaptırımlardan kurtarmayacaktır. 

Çek – Keşide Yerinin Kısaltılarak Yazılması

Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kurulu Kararı

E:1992/1, K:1992/5, T: 14.12.1992

  • Çek
  • Keşide Yerinin Kısaltılarak Yazılması

Özet

  • Çeklerde keşide yerinin, hiçbir duraksamaya yer vermeyecek şekilde anlaşılabilir olması koşulu ile kısaltılmış olarak yazılması halinde, çek sadece keşide yerinin kısaltılmış olarak yazılmış bulunması sebebiyle geçersiz sayılamaz.

DAVA VE KARAR: Avukat M____ C____`nun çeklerde keşide yeri kısaltılmış olarak yazılı bulunan durumlarda keşide yerinin gösterilmiş sayılıp sayılmıyacağı konusunda Yargıtay Altıncı Ceza Dairesi`nin kararları ile Yedinci Ceza Dairesi`nin kararları arasında aykırılık bulunduğundan bahisle bu aykırılığın içtihadı birleştirme yolu ile giderilmesi istemini içeren başvurusu üzerine, Yargıtay Birinci Başkanlık Kurulu`nca; Altıncı Ceza Dairesi`nin 10.10.1991 gün ve 5163/6353 sayılı kararında çekteki “İst” yazısının keşide yerini tam olarak ifade etmediği esasının benimsendiği; buna kaşılık Yedinci Ceza Dairesi`nin 20.12.1991 gün 9315/14690 sayılı kararında çekteki “İst” yazısını keşide yerini gösterir nitelikte kabul eden yerel mahkeme kararının onandığı, Onbirinci Hukuk Dairesi`nin 30.1.1987 gün ve 384/391 sayılı kararında da İstanbul yerine “İst” yazılmış olması keşide yerini gösterilmesi açısından yeterli sayıldığı saptandıktan sonra Altıncı Ceza Dairesi ile Yedinci Ceza Dairesi ve Onbirinci Hukuk Dairesi kararları arasındaki aykırılığın Yargıtay İçtihadı Birleştirme Büyük Genel Kurulu`nda giderilmesi gerektiğine karar verilmiş olmakla; Yargıtay İçtihadı Birleştirme Büyük Genel Kurulu 14.12.1992 günü toplanarak konuyu usul ve esas yönlerinden incelemiştir.

A – USUL YÖNÜNDEN YAPILAN İNCELEME
1 – Altıncı Ceza Dairesi`nin 20.2.1991 gün ve 8474/1305 sayılı kararında “… çekteki (İst) yazısının keşide yeri olarak kabulünün mümkün olmadığı, bu itibarla özel evrak sayılması gerektiği dikkate alınmadan Türk Ceza Kanunu`nun 345. maddesi yerine 342/I. maddesi ile ceza tayini…” 26.2.1991 gün ve 762/1556 sayılı kararında “… Çek metnindeki (Brs) harflerinin keşide yerini belirtemiyeceği gözetilmeden Türk Ceza Kanunu`nun 345. maddesi yerine 342/I. maddesiyle ceza tayini…” ve 10.10.1991 gün ve 5163/6353 Sayılı kararında “… keşide yerinin tam olarak çek üzerinde yazılmasında zorunluluk vardır. Olayımızda suça konu çekteki (İst) yazısının keşide yerini tam olarak ifade eder nitelikte bulunmadığı gözetilerek Türk Ceza Kanunu`nun 345., 80. maddeleri ile uygulama yapılması gerekirken 342., 80. maddeleriyle hüküm kurulmak suretiyle fazla ceza tayini…” denilmiş;

2 – Yedinci Ceza Dairesi`nin; 19.6.1990 gün ve 10791/7859 sayılı kararında “… keşide yeri ibaresinin altında bulunan (I.S.T.) harfleri İstanbul kelimesinin kısaltılmış şekli olup keşide yerini ifade ettiği cihetle… 3167 sayılı Kanunun 16. maddesine muhalefet suçunun oluştuğu…” denilmiş, 20.12.1991 gün ve 9315/14690 sayılı kararı ile çekteki (İst) kısaltmasını keşide yerini gösterir sayan yerel mahkeme hükmü onanmış;

3 – Onuncu Ceza Dairesi`nin; 24.3.1992 gün ve 1201/3020 sayılı kararında “…anılan çeklerde keşide yeri de (ANT) olarak belirlendiği, çek üzerindeki kaşe damgalardan Antalya olduğunun açıkça anlaşıldığı, bu nedenle yasal unsurlarının tamam olduğu…” ve 25.6.1992 gün ve 9575/7508 Sayılı kararında “…suç konusu çekteki (İst) kelimesinin İstanbul ilini temsil ettiği…” vurgulanmış;

4 – Onbirinci Hukuk Dairesi`nin; 30.1.1987 gün ve 384/391 sayılı kararında “… çekte keşideci kaşesi basılmış, kaşenin (…) ibaresinin altına matbu isimler arasına (İst) yazılmış bulunmasına ve keşide yeri gösterilmemiş olan çekin keşidecinin ad ve soyadı yanında yazılı yerde çekilmiş sayılacağına…” denilmiş;

5 – Onikinci Hukuk Dairesi`nin 27.10.1980 gün ve 6054/7719 sayılı kararında “… keşidecinin imzasının yanında (B.köy) kelimesinin bulunmasına ve bu kelimenin Bakırköy olarak kabul edilmesinin gerekmesine ve diğer koşulları da kapsaması nedeniyle belgenin çek niteliğinde olmasına…” denilmiş;

Olduğu görülmekle Altıncı Ceza Dairesi`nin kararları ile Yedinci ve Onuncu Ceza, Onbirinci ve Onikinci Hukuk Dairelerinin kararları arasında İçtihat aykırılığı bulunduğuna oybirliğiyle karar verildikten sonra esasın görüşülmesine geçilmiştir.

B – ESAS YÖNÜNDEN YAPILAN İNCELEME
Çek, Türk Ticaret Kanunu`na göre kıymetli evrak mahiyetinde bir kambiyo senedidir ve hukuki niteliği itibariyle bir havaledir. Bu havalenin yazılı şekilde yapılması, belli şekil şartlarını içermesi ve kayıtsız şartsız bir ödeme yetkisi biçiminde olması gerekir. Diğer kambiyo senetlerinde olduğu gibi çekte de sıkı sıkıya şekle bağlılık esası geçerlidir. Zorunlu unsurlardan birinin bile eksikliği çekin bu niteliğini ortadan kaldırır. Çekin zorunlu unsurları Türk Ticaret Kanunu`nun 692-693. maddelerinde gösterilmiştir. 3167 sayılı Çek Kanunu`nun 3. maddesi de dikkate alındığında; a) Banka tarafından mevzuattaki tanıma uygun şekilde bastırılmış çek yaprağı olması; b) Bu çek yaprağının: Çek kelimesini; c) Hesabın bulunduğu muhatap banka şubesinin adı ve keşidecinin hesap numarasını; ç) Kayıtsız şartsız bir bedelin ödenmesi için havaleyi; d) Keşide gününü ve keşide yerini ihtiva etmesi zorunludur.

İçtihadı Birleştirmenin konusu çekte “keşide yeri” ile ilgilidir. Çekin yazıldığı, ihdas edildiği yerin çekin yüzüne yazılması zorunludur. Keşide yeri çekin zorunlu unsuru olduğu için, keşide yeri gösterilmeyen çek bu nitelikte sayılmamaktadır. Ancak Türk Ticaret Kanunu`nun 693. maddesine “Yukarıdaki maddede gösterilen hususlardan birini ihtiva etmeyen bir senet aşağıdaki fıkralarda yazılı haller dışında çek sayılmaz … keşide yeri gösterilmemiş olan çek, keşidecinin ad ve soyadının yanında yazılı olan yerde çekilmiş sayılır” denilmiş ve çekle ilgili düzenlemeler Türk Ceza Kanunu`nda, Çekle Ödemelerin Düzenlenmesi ve Çek Hamillerinin Korunması Hakkında 3167 sayılı Kanunda, Türk Ticaret Kanunu`nda ve İcra İflas Kanunu`nda yer almaktadır. Türk Ceza Kanunu açısından çek resmi evrak sayılmaktadır. Türk Ceza Kanunu`nun 349/2. maddesine göre “Emre veya hamiline yazılı olarak tanzim edilen kambiyo senetleri resmi evrak hükmündedir.” Bu nedenle çekler üzerinde işlenen sahtecilik suçları resmi evrakta sahtekarlık hükümlerine tabi olacağından, Türk Ceza Kanunu`nun 342. maddesinin uygulanmasını gerektirmektedir. Ayrıca çekin talimata aykırı olarak doldurulması Türk Ceza Kanunu`nun 509. maddesini de devreye sokabilecektir. 3167 sayılı Kanunda karşılıksız çek keşide edenler yönünden caydırıcı olabilecek cezai yaptırımlar getirilmektedir. Bu kanun Türk Ticaret Kanunu göre hem özel kanun, hem de daha sonraki kanun olması dolayısıyle öncelikle uygulanması gerekmekle beraber, kanunun 1. maddesindeki “Bu kanunda hüküm bulunmayan hallerde genel hükümler uygulanır” hükmü nedeniyle çek yasasında hüküm bulunmayan hallerde Türk Ticaret Kanunu`nun çekle ilgili hükümleri uygulama alanı bulacaktır. Şunu belirtmek gerekir ki, bu kanunun uygulanması bakımından çek Türk Ticaret Kanunu hükümlerine tabi olmakta devam etmektedir. Karşılıksız bir çek dolayısıyla cezai takibat yapılabilmesi için ilk şart, şekil açısından Türk Ticaret Kanunu`na göre geçerli bir çekin bulunmasıdır. Çekle ilgili düzenlemelerin değişik kanunlarda yer alması, uygulamada bu işe bakan dairelerden değişik kararlar çıkmasına neden olduğundan, bu durum çeklerde özellikle keşide yerinin kısaltma biçiminde yazılması halinde gösterilmiş sayılıp sayılmayacağı konusunda içtihat birliğini sağlamayı zorunlu kılmaktadır. Bir belgenin çeşitli kanun uygulamaları bakımından, yine kanunda tanımı yapılmış ve unsurları gösterilmiş olan çek niteliğinde olup olmadığını tartışıp saptamanın hukuki bir sorun olduğu da kuşkusuzdur.

Sıkı şekilcilik kanunun aradığı zorunlu unsurları çek yaprağı üzerine yazmayı gerektirir. Zira çek, keşideci ile lehtar arasında havale ilişkisi doğuran bir akittir. Keşideci çeki düzenlemekle o konudaki iradesini beyan etmiş olmaktadır. İrade beyanı olmadan çekin vücut bulması mümkün değidir. Bu irade beyanının anlaşılabilir olması en önemli özelliğidir. Kanun beyan için yazılı olması dışında başkaca bir şekil şartı koymamıştır. Çekin bu niteliği dikkate alındığında, keşidecinin çekte kısaltma kullanmasını engelleyen bir düzenleme olmadığı söylenebilir. Bunun gibi keşide yerinin yazılması da bir irade beyanı olduğundan anlaşılabilir olması koşulu ile bu irade beyanının kısaltılarak yazılması da mümkündür. Okunduğunda hiçbir duraksama söz konusu olmaksızın anlamları belirlenebilin kısaltmaların keşide yeri olarak yazılması çeki sadece bu kısaltma sebebiyle geçersiz hale getirmez. G.antep, Ş.urfa, K.maraş, G.hacıköy, Ş.koçhisar ve Ş.karahisar gibi kısaltmaların neyi ifade ettikleri kolaylıkla ve hiçbir tartışmaya yol açılmaksızın belirlenebilecek niteliktedirler. O halde anlamlarında hiçbir duraksama olmayan kısaltmaların keşide yeri olarak yazılması halinde çek bu niteliğini korumalı, buna karşın ne anlama geldiği bilinmeyen kısaltmaların yazılması halinde keşide yeri gösterilmemiş sayılmalıdır. Bu konudaki ölçü keşidecinin irade beyanının hiçbir kuşkuya yer vermeyecek şekilde anlaşılabilir olup olmamasıdır.

Medeni Kanunun 2. maddesindeki iyi niyet kuralı ve hukuk güvenliği de çeklerde keşide yerinin kısaltılmış olarak yazılmasına olumlu bakılmasını gerektirmektedir. Öğretide de keşide yerinin aynen yazılması konusunda katı bir görüş yoktur.

Çekin önemi de yukarıdaki görüşü doğrulamaktadır. Çek ekonomik ve ticari faaliyetlerde çeşitli yararlar sağlamakta ve önemli ihtiyaçları karşılamaktadır. Her şeyden önce çek bir ödeme aracıdır. Gelişmiş batı ülkelerinde ödemelerin çok büyük bir kısmı çekle yapılmaktadır. Bu sayede de yatırımlar kolaylaşmaktadır. O nedenle ülkeler çek kullanımını yaygınlaştırmak amacıyla yasal düzenlemeler yapmaktadır. Ülkemizde 3167 sayılı Kanunun yürürlüğe konulması da bu ihtiyaçtan doğmuştur ve çek hamillerini koruyucu hükümler getirilmek suretiyle bu amaca ulaşılmak istenilmiştir. Böyle bir amaç keşidecinin iradesini ortadan kaldıracak yolda aşırı müdahaleciliğe cevaz vermemektedir.

Bu doğrultuda olmak üzere Türk Ticaret Kanunu`nun 693. maddesine göre keşide yeri gösterilmemiş olan çek keşidecinin ad ve soyadı yanında yazılı olan yerde çekilmiş sayılmaktadır.

Bu itibarla çeklerde keşide yerinin hiçbir duraksamaya meydan vermeyecek şekilde anlaşılabilir olması koşulu ile kısaltılmış olarak yazılması halinde sadece bu nedenle çekin geçersiz sayılamayacağı doğrultusunda içtihatların birleştirilmesine karar verilmelidir.

Kararlar arasındaki içtihat aykırılığı, esas itibariyle hangi kısaltılmış yer adlarının geçerli olduğu veya olmadığı noktasında değildir. Aykırılık keşide yerinin kısaltılmış olarak yazılmış olmasının çekin bu özelliğini ortadan kaldırıp kaldırmayacağı, çekin sadece bu sebeple geçersiz hale gelip gelmeyeceği hususunda bulunduğundan kısaltılmış şekillerin nitelikleri, neden geçerli sayıldıkları veya sayılmadıkları hususları üzerinde durulmamış, çekte keşide yerinin kısaltılarak yazılmasının hiçbir duraksamaya yer vermeyecek şekilde anlaşılabilir olması koşuluyla çeki sadece bu sebeple geçersiz hale getirmeyeceğinin belirtilmesi ile yetinilmiştir. Yukarıdaki bazı kısaltmalara da sadece konunun aydınlığa kavuşması için değinilmiştir.

KARAR : Yukarıda açıklanan nedenlerle çeklerde keşide yerinin, hiçbir duraksamaya yer vermeyecek şekilde anlaşılabilir olması koşulu ile kısaltılmış olarak yazılması halinde, çekin sadece keşide yerinin kısaltılmış olarak yazılmış bulunması sebebiyle geçersiz sayılamayacağına, içtihatlar arasındaki aykırılığın bu yolda giderilmesine, 14.12.1992 gününde yapılan ilk toplantıda üçte ikiyi geçen çoğunlukla Yargıtay Kanunu`nun 45. maddesi uyarınca karar verildi.

KARŞI OY
İçtihatları Birleştirme Yüce Kurulunda, ilkin iki görüş ortaya atılmış ve bunlar arasında aykırılık bulunduğu gerekçesiyle görüşmelere başlanmıştır.

Bu görüşlerden birincisine göre, çekte düzenleme yerinin adı, tüm harfleri içerecek biçimde eksiksiz yazılmalı; “Ank”, “İst” dahil, tüm kısaltmalar geçersiz ve böyle bir çek de, kusurlu olduğundan, sahtecilik suçlarında, resmi değil, özel belge sayılmalıdır.

Karşı görüşe göre ise, “çekte düzenleme yerinin duraksamaya yol açmayacak biçimde anlaşılabilir olması yeterli” görülmek gerekir. Birinci görüş benimsenseydi ve bu konuda sahtecilik ve karşılıksız çek suçlarıyla, icra ve ticaret hukukunu kapsayıcı bir karar alınsaydı, kuşkusuz, uygulamada Ank (Ankara) ve İst (İstanbul) gibi kısaltmalarla düzenlenen bütün çekler; çek olmaktan çıkacak, sıradan belgelere dönüşeceklerdi.

Görüşmeler sonunda benimsenen ikinci görüş ise, ilk bakışta birinci görüşle çelişir görünmektedir. Ancak, aslında “Ank, İst” kısaltmaları dışında kalanları geçersiz kılmakta ve son çözümlemede, geniş bir uygulama alanı içinde ilk çözümle birleşmektedir. Gerçekten, benimsenen görüşe göre “Çnk”, Çanakkale, Çankırı, Çankaya anlamlarına gelebileceğinden; “Brs”, (Bursa) olduğundan duraksamaya yol açacak, o yüzden de geçersiz çek, sıradan bir belge sayılacaktır.

Görülüyor ki, ileri sürülen görüşler arasındaki çelişki yalnızca görünüştedir ve uygulamada iki il dışında her iki görüş de aynı sonucu doğurmaktadır.

Dahası, uygulamada yaygın biçimde kullanılan kısaltmaların bütünüyle ya da bir kesiminin geçersiz olacağı yolunda bir karar, yasa koyucunun yerine geçerek yeni bir kural yaratmaktadır; var olan bir kuralı yorumlamak değildir. Yargıtay bunu yapmakla, “çeklerde düzenleme yeri gösterilir” yolundaki yasa hükmünü, yetkisini aşarak, “çeklerde düzenleme yeri duraksamaya yol açmayacak biçimde gösterilir” biçiminde değiştirmiş ve bir olay sorununu çözerek, aşağıda değineceğim gibi, saymaca (kazuistik) yönetimin kapısını açmıştır.

Bu beklenmeyen ve mantığa uymayan sonuçların doğmasının başat nedeni şudur: Yargıtayımız, eski Roma`dan beri bilinen olay/hukuk ayrımını ve Yüksek Yargı organımızın kuruluş ve yargılama yöntemlerini örnek aldığı batı Yargıtaylarında ve benzerlerinde uygulanan ilkeleri göz ardı etmiştir ve etmektedir. Bunlar; olaya ilişkin sorunlarda içtihat yaratılamaması ve Yargıtayın ilk mahkemenin yerine geçerek bu sorunları çözememesi ilkeleridir.

Oysa Yargıtay, ne yasa organının yerine geçebilir, ne de olay sorununu çözmeye yetkilidir. Uygulamanın yarattığı ve olaya ilişkin bu sorunun nasıl çözüleceği ise bellidir. Çekte düzenleme yerinin uyuşmazlığa yol açtığı ve çekin bu yüzden kusurlu olduğu ileri sürülürse, duruşma yapan yerel mahkeme, ister yurt içi, ister yurt dışı olsun, o çevrede, o tür kullanımın yaygınlaşıp yaygınlaşmadığı maddi olayını, o yöredeki tacir, ticaret odası başkanı gibi yetkililerden sorarak; keşidecinin iş ya da oturma yerinin orada olup olmadığını araştırarak saptayıp çözebilir ve eğer bu saptama olumlu sonuçlanırsa, çekte çek olarak kalabilirdi; kalmalıydı da.

Görülüyor ki, sorun bir hukuk sorunu değil, bir olay (olgu, eylem) sorunudur ve bu sorunu, ilk mahkemelerin yerine geçerek çözmek, Yargıtayın yetkisi dışındadır. Hkuk kuralları ve kurumları yüzlerce, hatta binlerce yıldan bu yana süzülüp gelen deneyimlerin ürünüdür ve kimileyin matematik formüller gibi kesin sonuçlar doğururlar. Bu kurallar ve formüllerden ayrılındığı zaman, doğacak sonuçlar, hiç bir zaman sağlıklı olamazlar. Nitekim içtihatları birleştirme kararıyla ulaşılan çözüm, bunun tipik bir örneğidir.

Yargıtay Yasasının 45/5. madde ve fıkrasında ancak “benzer hukuksal konularda” içtihatların birleştirileceği belirtilmesine karşın; görüşmeler sırasında, Yargıtayın olaya ilişkin sorunları çözmede de yetkili olduğu ileri sürülebilmiştir. Esasen Yargıtayımız, yıllardan beri, dünyada örneği görülmemiş bir biçimde duruşma yapmadığı ve istinaf yetkisini haiz olmadığı halde ilk mahkemelerin yerine geçerek, olay sorunlarını çözmeş ve bunu sürdüregelmiştir.

Tıpkı ilk mahkemeler gibi a`dan z`ye duruşmayı yeni baştan yapabilme ve dolayısıyla istinaf yetkisini haiz olan yüksek mahkemeler bile, bu yetkilerini kullanmadıkça, yani duruşma yapmadıkça, ilk mahkemenin yerine geçerek olay sorunlarını çözmemektedirler. Yüksek mahkeme sistemleri bir yana bırakılırsa; dünyada hiçbir Yargıtayın (bozma mahkemesi = Cour de Cassation, corte di cassazione) esasen bu anlamda duruşma yapma yetkisi yoktur. Bu yokluğun nedenleri ve sonuçları ise herkesçe bilinmektedir.

Gerçekten duruşma yapmanın nedeni; bir olayın gerçekten olup olmadığı, sözgelimi, bir suçun işlenip işlenmediği, geçimsizliğin bulunup bulunmadığı, bir tanığın doğru söyleyip söylemediği gibi olayları, kanıtlarla ve bulgularla doğrudan ilişki kurarak saptamaktadır. Olaylar doğrudan, yüksek sesle yapılan duruşma (tartışma) sonucu saptanacak; ardından da gizli görüşmede olaya hukuksal tanı konacak, yazılı hukuk normlarına göre olay nitelendirilecektir. İşte Yargıtay yargıçları, bu işin birinci evresinde, yani duruşmada bulunmadıkları için, olayı çözme konusunda yetkisiz; ama hukuksal tanı, yani varlığı kabul edilen olaya tanı (niteleme) konusunda ise kesinkes yetkilidirler.

Bunun doğal sonuçlarından biri de şudur: Hukuk kuralları, onların yorumları ve hukuksal tanılar, ülke çapında tek olacaklarından, Yargıtay her ülkede tektir. Bir başka deyişle, Yargıtay tek olduğu için değil; yorum, kurallar ve tanılar tek olduğu ve bunlarda, yani içtihatta birlik istediği için, Yargıtay tektir.

Buna karşılık olaylar, asla tek ve benzer olamazlar. Aynı hukuk kalıbına, (sözgelimi, hırsızlık suçunun tipine) giren sayısız olaylardan hiç biri asla birbirine benzemezler, çakışmazlar. Zira, aynı akarsuda iki kez yıkanılamaz; bu konuda tarih tekerrür etmez. O yüzden de olayı duruşma laboratuvarında saptayan mahkemeler her ülkede tek değil, çoktur ve bunlar içtihat mahkemeleri değildirler.

Eğer bir ülkede bir yargı organı olay sonunu çözüyorsa, o artık Yargıtay değildir; duruşma yapmadığı için de istinaf değildir.

Yukarıda belirtilen nedenlerle, temyiz yoluna başvurmanın davayı aktarıcı yetkisi (effef d_volutif), yalnızca olaya konulan hukuksal tanı bölümünde sonuç doğurur. Yargıtay bu hukuksal tanıyı inceler ve ilk mahkemenin yerine geçerek bu konuda karar verebilir. Ancak, olayların olup olmadığına ilişkin bölüm, duruşma yapmayan Yargıtayda çözülemeyeceğinden; Yargıtay bu konuda ancak gösterilen gerekçeyi denetlemekle yetinir; eylemin varlığı/yokluğu, kanıtların yeterliliği/yetersizliği gibi değerlendirici yargılarla olay sorunlarını, duruşma yapan ilk mahkemenin yerine geçerek çözemez. Yargıtayın bu konudaki denetimini; ilkin olayların Yargılama Yasasına uygun bir duruşmayla saptanıp saptanmadıklarını; ikinci olarak da, maddi olayların doğa, mantık, deneyim ve hukuk kurallarına uygun, çelişkisiz gerekçeyle yansılıtıp yansıtılmadığını inceleyerek yapar. O yüzden Yargatay yargıcı; davanın değil, yalnızca hükmün yargıcıdır. Böylece Yargıtay birinci yolla (niteleme, hukuk kurallarının yorumu, uygulaması…) normatif denetim; hükmün gerekçesini inceleyerk de disipliner denetim işlelerini yerine getirmiş olur. Ancak, yineleme pahasına belirteyim ki, asla ilk mahkemenin yerine geçerek olay sorununu çözemez. Bu konuda, istinaf yetkisini haiz yüksek mahkeme olmayan ve fakat Yargıtayımız gibi bazma mahkemesi olup, bazmadan sonra yollama yargısı ve bozma öncesi gibi duruşma yapılması sistemini benimseyen üç anakara, Avrupa, Latin Amerika, Afrika ülkelerinden, öğretilerini ve uygulamalarını incelediklerimin yalnızca adlarını vermekle yetiniyorum: Almanya, Belçika, Fransa, Hollanda, İspanya, İsviçre, İtalya, Lüksemburg, Dominique, Guatemala, Kolombiya, Meksika, Peru, Şili, Uruguay, Venezuella, Fas, Kongo (Belçika) v.b. Öğreti ve uygulama bu konuda görüş birliği içindedir. Nitekim, Fransız ve İtalyan Yargıtayı da bir çok kararlarında; Yargıtayın olaya ilişkin sorunlarında ilk mahkemenin yerine geçerek onun yetkisine el atamayacağını, bu konuda gerekçe denetimiyle yetineceğini belirtmişlerdir. Son kararlardan kimileri şunlardır: sez. IV. 31.3.1990 (Rivista penale, Şubat 1991, s. 193; 24.4.1990, s. 193, 194; 9.3.1989, s. 138; sez. I. 7.6.1989, n. 8115, R.P. Nisan 1990, s. 384; 17.11.1989, n. 16011, R.P. Eylül 1990, s. 796; sez. IV. 8.06.1989, n. 8184, R.P. Nisan 1990, s. 384; sez. VI. 20.6.1989, n. 8727, R.P. Nisan 1990, s. 398; sez. I. 31.9.1988, R.P. 1990, s. 666; sez. VI. 30.10.1989, n. 14699, R.P. 1990, s. 666; sez. V. 21.6.1989, R.P. 1990, s. 666; sez. I. 22.2.1990, n. 2544, R.P. Ocak 1991, s. 76; S.IV. 11.2.1990, n. 87, R.P. Kasım 1990, s. 989; sez. IV. 20.12.1989, n. 17678, R.P. Ekim 1990, s. 892; sez. I. 6.12.1989, n. 17096, R.P. Ekim 1990, s. 893, v.b.).

Buna karşılık Yargıtayımız, küreselleşme olgusunun tersine, hukuksal hinterlantımız olan ve yasalarımızı esinleyen Batı ülkelerindeki öğreti ve uygulamayı hiç gözetmemiş ve Anayasanın 141/3; Hukuk Yargılama Yasasının 240, 388/3, 427, 428; Ceza Yargılama Yasasının 32, 254, 268, 307, 308/7; Yargıtay Yasasının 45/5. maddelerini göz ardı ederek ve ilk mahkemelerin yerine geçerek olay sorunlarını kökten çözmeyi sürdürmüştür. Zaman zaman da, maddi olay değişmediği halde, ikinci ya da üçüncü oylamada, aynı yönde birleşen oyların çokluğuna karşın, son oylamada basit çoğunluk istendiğinden, azınlık oylarının sonucu belirlemesi ve adli yanılgı katsayısını artıracak biçimde insanların alınyazılarının rastlantılara bırakılması gibi paradokslar yaşanmıştır (Örneğin, C. Genel Kurulu, 11.3.1991, 335-75). Oysa hukuk, insanların alınyazılarını rastlantılara bırakmayan bir disiplinin adıdır. Kimi kararlarda ise, bütün Türk yazarlarının batılı yazarlar gibi Yargıtayın maddi olayları yalnızca denetleyebileceği yolundaki tutarlı görüşleri, Yargıtayın ilk mahkemelerin yerine geçerek bu konuları çözeceği biçiminde algılanmış (Örneğin, Ceza Genel Kurulu, 7.10.1991, 227-255; 23.11.1992, 252-308) kavramlar ve kurallar birbirleriyle karıştırılmıştır.

İlk kurulduklarında Yargıtaylar, maddi olayları denetlemiyorlardı. Daha sonraları, ilkin Fransız Yargıtayı maddi olayları, gerekçe açısından denetlemeye başlamış, Almanya`da bu gelişmeyi yazarlardan Fezer “genişletilmiş temyiz yetkisi” olarak adlandırmıştır. Ancak, hiç bir Yargıtay, hiç bir ülkede, ilk mahkemelerin yerine geçerek, maddi olayları çözmeye kalkışmamıştır. Yargıtayımız bu konuda tek örnek olma durumunu sürdürmektedir. Bu benzersiz kurumlaşmanın yarattığı sonuçların başlıcaları şunlardır: Duruşma evresinin gereksizleşmesi ve duruşmaya yön veren vazgeçilmez ilkelerin anlamsızlaşıp dışlanmaları, duruşma ve duruşmadaki izlenim yerine davanın tutanaklaşması ve buna göre karar verilmesi ve böylelikle de daha iyi araçlara (kanıtlara) sahip olan ilk mahkeme yargıçlarının hükümlerinin yerine daha kötü araçlara (tutanaklara) malik olan yargı organı yargıçlarının hükümlerinin geçmesi, dolayısıyla “ne kadar yargılarsan, o kadar sonuç çıkar (tantum judicatum, quantum conclusum)” ilkesinin çiğnenmesi, gerekçe disiplininin sağlanmaması, Yargıtayın mahkeme yargçlarını eğitme işlevini yerine getirememesi, temyiz yolunun içtihatta birlik yaratma gibi kamusal yarardan uzaklaşması, duruşma öznelerinin seyirci durumuna düşmesi ve karara etkin katılamadıkları için hükmün ortaklaşa olmaklıktan soyutlanması, bu nedenle kesin hüküm saygınlığının örselenmesi, içtihat kavramının, eşyanın doğasını zorlayıcı benzerlikler arayışına yol açarak, olaylar içtihadına kaymasıdır. Bu kayma, saymaca (kazuistik) yöntemi benimseyen hukuk sistemlerinin ve nesneleşmeye (r_ification) duran hukuk anakronizminin doğmasına yol açmıştır (Yargıtay Dergisi, Ocak-Nisan 1992, s. 19-44).

Görüşmeler sırasında, Yargıtayın geçmişte de olay sorunlarını içtihatları birleştirme bolutunda çözdüğü belirtilmiştir. Fransız Yargıtayının eski başkanlarından Bellet`in dediği gibi, Yargıtayın gerekçe bahanesiyle ilk mahkemenin yerine geçerek, eşyanın doğası gereği, asla olay sorunlarını çözemeyeceğinin savunulduğu bir dünyada; olay sorununu, içtihatları birleştirme kurumu gibi olağanüstü bir katta çözmek; yanılgıyı yalnızca sürdürmek değil, geleceğin yargıçlarını bu yanılgıya boyun eğmeye zorlamak demektir. Bildiğimce, erkler ayrılığına ve de yargıç bağımsızlığına aykırı olan içtihatları birleştirme kurumu, yalnızca Türkiye`de vardır. Kaldı ki, geçmişte bu yolla çıkarılan içtihatların, bugün, değiştirilmelerinde güçlükler çekildiği ayrı bir gerçektir. Uygulamada süreğenleşen bir yanlışı savunmak ve sürdürmek, bu yanlışlığı doğruya dönüştüremez. Yanlış uygulamanın bilimselleştirilmesi olanaksızdır. Doğru yöntem, bilimin uygulamaya dönüştürülmesidir.

Nitekim, içtihatları birleştirmeye konu yapılan sorunda, yukarıda belirtilen sakıncaların bir bir yaşanacağı anlaşılmaktadır.

Gerçekten Yargıtayın benimsendiği, “duraksamaya yol açmayacak” gibi görece ve normatif (değerlendirici) ölçüler getiren görüşe göre, “Ank, İst” dışındaki kısaltmalar, il il, ilçe ilçe gittikçe büyüyen ve gelişen Türkiye`de, duraksamalara yol açacak ve bir çok çek, bireylerin iradelerine karşın, geçersiz sayılacaktır. Bunu aşmak için, belki de hangi kısaltmaların hangi anlama geleceğini belirten listeler yayımlanmasına girişilecektir. Bu ise, yukarıda değindiğimiz saymaca yönteme ve normatif öğelerin yarattığı keyfi sistemlere dönüş demektir. Oysa, bir hukuk, ne denli bu yöntemlerden ve sistemlerden sıyrılabilirse, o denli çağcıl olur. Çağdaş hukukun özellikle reddettiği saymaca sistem, hukuktaki gelişmeye terstir ve tipik bir anakronizmdir. Bu anakronizm ise, elbette olguları/olayları/eylemleri içtihat boyutunda a priori olarak çözmenin dayattığı kaçınılmaz bir sonuçtur.

Benimsenen görüşle, ayrıca, kötü niyetle keşideciler korunmuş, iyi niyetli hamiller ise silahsız bırakılmıştır. Bu sonuç ise, 3167 sayılı Çekle Ödemelerin Düzenlenmesi ve Çek Hamillerinin Korunması Yasasının temel mantığına (ratio legis) aykırıdır.

Esasen, raporda değinilen ve Yüce Kurulca da benimsendiği anlaşılan çek tanımının, özellikle ceza hukukunu, öbür hukuk dallarının yaptırımcısı olarak kabul eden 18. ve 19. yüzyıldaki anlayıştan esinlendiği açıktır. Oysa, günümüzdeki anlayışa göre, ceza hukuku, öbür hukuk dallarından yararlanabilir; ancak, amacına ters düşen sonuçlar doğarsa, kavramları kendi amacı doğrultusunda yeniden tanımlamak zorundadır ve bu nedenle de özerktir. Nitekim Türkiye`de içtihat, 3167 sayılı Yasada öngörülen çek kavramının tanımını T. Ticaret Yasasından olduğu gibi aldığı halde, bu yasayı esinleyen Fransa`da öğreti ve uygulama bunun tersi bir görüşü benimsemiştir. Çünkü, T. Ticaret Yasasından alınan bir çek tanımı, çekin biçimsel koşullarından birini bilerek eksik bırakan kötü niyetli ve hilekar keşidecileri korumak, kirli elleriyle haklılık iddiasında bulunanlar karşısında, iyi niyetli hamilleri silahsız ve çaresiz bırakmak gibi insan mantığını sarsan bir sonuç doğuracak; çek kullanımına güven sarsılacak, yasanın çek kullanımını yaygınlaştırma ve özendirme amacı gerçekleşmeyecektir. Bunu gözeen Fransız Yargıtayı, çeki çek yapan çek sözcüğünü (9.10.1940, 30.1.1949, 27.7.1964, 11.11.1966) ve düzenleme tarihini (26.11.1974, 26.12.1961, 15.10.1958, 5.6.1956, 8.03.1951, 3.5.1939) içermeyen çekleri bile, hem kusurlu çek ve hem de karşılıksız çek düzenleme suçlarında çek saymış ve cezalandırmıştır. Sonuçta, hem çek kullanımı yaygınlaşmış, hem de hilekar keşideciler değil, iyi niyetli hamiller korunmuştur. Ayrıca bu karalar, öğretide ceza hukukunun özerkliğini vurgulayan görüşlerin örneği olarak gösterilmiştir.

Görülüyor ki, Türk uygulaması, daha önceki içtihatlar ve tartışma konusu içtihatları birleştirme kararıyla bambaşka bir yönde gelişmiş; ceza hukukunun özerk ve fragmanter niteliklerini birleştirip gözetecek yerde dışlamıştır. (Tullio Padovani, Diritto penale, Milano, 1990, s. 3-5; Giovanni Fiandaca-Enzo Musco, Diritto penale, p. generale, Bologna, 1989, s. 43-47). Bu anlayış ise, elbette çağı yakalamayı engellememiştir.

Bundan başka içtihatları birleştirme görüşmeleri sırasında üç görüş ortaya atılmış ve fakat hepsi birden oylanmıştır. Oysa, genelden özele doğru oylama yapmak ve dolayısıyla ilkin, olaya ilişkin olması nedeniyle bu konuda içtihatları birleştirme yoluna gidilemeyeceğini ileri süren görüş oylanmak; gidilebileceği görüşü istenilen çoğunluğa ulaştığı takdirde, öbür görüşle oylanmak gerekirdi. Bu kurala da uyulmamıştır.

Belirttiğim nedenlerle sayın çoğunluğun görüşünü ve oylama biçimini paylaşamamaktayım.

Sami SELÇUK
Yargıtay 4. Ceza Dairesi Başkanı

KARŞI OY
Özel Hukuk ve Ceza Hukuku olarak, her iki disiplinin kendi kuralları, kavramları içinde değerlendirilmesi gerektiğine inanıyoruz. Zira, bu hukuk kolları, çok farklı yapı, görev ve amaçlara sahiptirler. Ceza Hukukunun temeli sadece kanundur. Bu nedenle kıyasın, hukukun genel ilkelerinin, örf ve adetin ceza hukukunda yeri yoktur. “Kanunsuz suç ve ceza olmaz” kuralı uyarınca, kanunun açıkça suç saymadığı bir fiilden dolayı kimse cezalandırılamayacağı gibi, kanunun açıkca cezayı arttırıcı veya azaltıcı saymadığı bir sebepten dolayı da kimsenin cezası ne arttırılabilir ne de azaltılabilir. Anayasa`nın 38. ve TCK.nun 1. ve 29. maddelerinin emri budur. “… herhangi bir niteliğe veya ölçüye dayanılarak insanlar arasında ayrım yapılamayacağı ve insanlar arasında kanunların uygulanması açısından da hiçbir fark gözetilemeyeceği …” gerekçesiyle vazedilen Anayasa`nın 10. maddesindeki (Kanun önünde eşitlik) kuralını da hatırlamakta yarar vardır.

Bilindiği gibi bazı özel evrak, sosyal ve özellikle ticari hayatta çok önemli bir yer tutmakta ve ciro v.s. ile tedavül etmektedir. Kuşkusuz anılan belgelerin bu işlevini yani isbat gücünü sağlıklı biçimde sürdürebilmesi herşeyden evvel bir güven ortamının varlığını gerektirir. Filhakika, “Kamunun güveni, hukuk düzeninin her hangi bir hukuki olayı isbat kabiliyetini tanıdığı şeylerle, doğruluk ve gerekliliğine herkes tarafından güvenilmesini emrettiği dış şekil ve alametlerin sahtekarlıktan korunmalarını görmek ve bilmekten ibaret genel ve toplumsal bir hak ve menfaattir” (Prof. Dr. Sahir Erman, Sahtekarlık Suçları, İstanbul-1987, Sh. 9). Bu güvenin korunmasında özel hukuk ve sair müeyyidelerin yetersiz kalabileceğini düşünen kanun koyucu daha etkin müeyyide öngörmüş ve bu amaçla TCK.nun 349. maddesini düzenlemiştir. Anılan madde hükmüne göre, konumuza hasren, kambiyo senetleri ve bu arada çek resmi evraka eşit sayılmıştır.

Bilindiği üzere, memur olmayan kişilerin resmi evrakta yaptıkları sahtecilik fiilleri TCK.nun 342. maddesine uyan suçu oluşturur. Bu maddedeki ceza, gerek nev`i gerek miktar bakımından, özel evrakta sahtecilik suçuna ilişkin 345. maddedeki cezadan daha ağırdır.

Tamamen sahte bir çek düzenlemek veya sahih bir çeki tahrif etmek suretiyle işlenmiş bir sahtekarlık olyında, TCK.nu uygulayacak olan ceza hakimi, bu belgede TTK.nun 692, 693. maddelerinde öngörülen unsuruların, hiçbir kuşku ve duraksamaya yer vermeyecek biçimde, bulunup bulunmadığını araştırmak zorundadır. Hakimin bu araştırması “kanunilik” kuralının doğal sonucudur ve bu faaliyette kıyas vs. gibi ceza hukukuna yabancı olan yöntemlere başvurmaya olanak yoktur. Hiç kuşku yok ki ceza hakiminin bu faaliyeti sadece ceza kanununun uygulanması ile sınırlıdır.

Herkes tarafından bilinen yerler olmaları nedeniyle (İst) harflerinin İstanbul`u, (Ank) harflerinin Ankara`yı temsil ettiğinden hareketle çeklerde keşide yerinin bu şekilde belirtilmesi halinde keşide yeri unsurunun varlığının kabulü, bunun dışındaki hallerde kabul edilmemesi yolundaki görüşe katılamamaktayız. Bu görüş özel hukuk uygulamasında geçerli olabilir fakat ceza uygulamasında bir çok sakıncayı da beraberinde getireceğinde de kuşku yoktur.

TCK.nu, konumuza hasren, ülke düzeyinde her yerde ve buradaki insanlar hakkında eşit olarak uygulanma yeteneğini kaybetme tehlikesi ile karşı karşıya kalabilecektir. Aynı fiili işleyenlere, fiilin işlendiği yerin coğrafi konumuna göre, farklı uygulamalar yapılabilecektir. Yani, bir kısım TCK.nun 342. maddesiyle, bir kısmı da TCK.nun 345. maddesiyle cezalandırılabileceklerdir. Öte yandan, İstanbul`un ancak (İst) kısaltması ile gösterilebileceği yönünde bir kural yoktur. Bu keyfiyet kişinin isteğine bağlıdır. İstanbul`un (İst) yerine örneğin (İbl) kısaltması ile belirtilmesi durumunda da aynı sakınca ortaya çıkabilecektir. İstanbul mu, İnebolu mu duraksaması gündeme gelecektir.

Açıklanan sebeplerle çoğunluk kararına karşıyım.

Muharrem DİNÇ
Dördüncü Ceza Dairesi Üyesi

KARŞI OY
İçtihadı Birleştirme kararına konu olan olay, çek üzerine keşide yerinin açık olarak yazılmayıp kısaltılmış şekliyle (İst-Ank. gibi) yazılmasından kaynaklanmıştır. Yargıtay Büyük Genel Kurulu çoğunluk oylarıyla “şüpheye yer bırakmayacak biçimde olan ve herkesçe bilinen kısaltmalar için keşide yerinin var sayılacağı” sonucuna ulaşmıştır.

Konuyla ilgili değerlendirmede sağlıklı bir sonuca ulaşabilmek için öncelikle sorunun niteliği” üzerinde durulmalıdır. Bir inanç (içtihat) aykırılığından söz edebilmek için sorunun olgu (vakıa) değil hukuki nitelikte olması gerekir. Çünkü “olgu sorununda teklik ilkesi hukuki sorunda ise genellik” söz konusudur.

Bilindiği gibi “bir hukuk normuna ait unsurları karşılayacak olan dış alem veya insanın fikri ve ruhi sahasında oluşan zaman ve yer bakımından belirli durum ve koşullar olgu olarak nitelendirilir.

Diğer taraftan “yargılama çalışmalarında olgulara uygulanacak hukuk normunun belirlenmesi ve hukuk normlarından olgulara uygun hukuksal sonuçlar çıkarılmasında ise hukuki sorun” söz konusudur.

Bu tanımlardan hareket edildiğinde; çek üzerinde keşide yerinin açık olarak (Ankara-İstanbul gibi) yazılmayıp kısaltılmış şekliyle yazılmasının (Ank-İst. gibi) nitelendirilmesi” hukuki sorun değildir, bir olgu sorunudur. Çünkü yargılama dışında oluşan koşulların değerlendirilmesi söz konusudur; hukuk normlarından olgulara uygun hukuksal sorunların çıkarılmasıyla oluşan bir hukuk sorunu bulunmamaktadır. Nitekim inançların birleştirilmesiyle yapılan nitelendirilmede “hukuk normlarından olgulara uygun sonuç çıkarılmamış” yargılama dışında oluşan belirli durumun değerlendirilmesi nitelendirilmesi yapılmıştır. Bu nedenle bir hukuki sorunla değil olgu (vakıa) sorunu ile karşıkarşıya kalma söz konusudur.

Yargıtay Kanunu`nun 45/5. maddesinde açıkca “içtihadı birleştirme kararları benzer hukuki konularda Yargıtay Genel Kurullarını, daireleri ve adliye mahkemelerini bağlar” kuralı ile içtihadı birleştirmenin konusunun “Hukuki sorunla sınırlı olduğunu” ortaya koymuştur.

Ortaya çıkan olgu ile ilgili çlişkili sorunun varlığı da tartışılamaz; kanun çözümlenmesine inançları birleştirme yoluyla değil Yargıtay`ın çalışmasında yapılması zorunlu olan yeni düzenlemelerle çözüm aranmalıdır: Daire sayısını azaltmak (kuşkusuz istinaf mahkemelerini kurarak), sorunlara karşılıklı tartışmaların ürünü olacak uzlaşmaların çağdaş yüksek mahkemelerde var olan yöntemlerin uygulamaya sokulması ve Yargıtay Başkanı`nın bu konularda aktif görev yüklenmesi gibi.

Bu nedenle “sorunun hukuki olmadığı ve olgu (vakıa) sorununda inançların birleştirilmesi söz konusu olamıyacağı” gerekçesiyle inançların birleştirmesine yer olmadığına karar verilmeliydi; Yargıtay Kanunu`nun 45. maddesine aykırı olan çoğunluk görüşüne bu nedenlerle katılmıyorum.

Çetin AŞÇIOĞLU

Çek Kanununda Düzenlenen Yeni Sisteme Göre İleri Tarihli Çekler Üzerine Bir Değerlendirme – Muharrem Gençtürk

Akdeniz Üniversitesi Hukuk Fakültesi Ticaret Hukuku Anabilim Dalı öğretim üyesi Yrd. Doç. Dr. Muharrem GENÇTÜRK’ün Erzincan Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, C. XV, S. 1–2 (2011), s. 119-159′da yayınlanan ”Çek Kanununda Düzenlenen Yeni Sisteme Göre İleri Tarihli Çekler Üzerine Bir Değerlendirme” adlı makalesine buradan ulaşabilirsiniz.

Çek Kanununda Düzenlenen Yeni Sisteme Göre İleri Tarihli Çekler Üzerine Bir Değerlendirme

ÖZET
Türk Ticaret Kanununun çeklere ilişkin hükümleri, Cenevre Yeknesak Kurallarına uygun olduğundan dolayı Türkiye’de çekler görüldüğünde ödenir. Buna aykırı herhangi bir kayıt yazılmamış hükmündedir. Düzenlenme günü olarak gösterilen günden önce ödenmek için ibraz olunan çek, ibraz günü ödenir” (YTK 795). Bununla birlikte 5941 sayılı Çek Kanununda düzenlenen yeni sisteme göre üzerindeki düzenleme tarihinden önce ödeme için ibraz edilen çek, düzenleyenin hesabında karşılık varsa ibraz günü ödenir. Üzerindeki düzenleme tarihinden önce ödeme için ibraz edilen çek için düzenleyenin hesabında yeterli karşılık bulunmazsa düzenleyen veya çekten dolayı sorumlu olan diğer kişiler hakkında herhangi bir hukuki işlem yapılamaz. Hamil kanuni süreler içinde çeki ödeme için tekrar ibraz etmek zorundadır; aksi halde düzenleyene, cirantalara ve sorumlu diğer kişilere karşı müracaat haklarını kullanamaz.

 

Çek Kanunu

5941 sayılı Çek Kanunu, 20.12.2009 tarih ve 27438 sayılı Resmi Gazete’de yayınlarak, yayımı tarihi itibarıyla yürürlüğe girmiştir.

ÇEK KANUNU

Kanun No. 5941                                                                                                                                                                                           Kabul Tarihi: 14/12/2009

Amaç ve kapsam

MADDE 1 – (1) Bu Kanunun amacı, çek defterlerinin içeriklerine, çek düzenlenmesine, kullanımına, çek hamillerinin korunmalarına ve kayıt dışı ekonominin denetim altına alınması önlemlerine katkıda bulunmaya ilişkin esaslar ile çekin karşılıksız çıkması ve belirlenen diğer yükümlülüklere aykırılık hâllerinde ilgililer hakkında uygulanacak yaptırımları belirlemektir.

(2) Bu Kanunda hüküm bulunmayan hâllerde genel hükümler uygulanır.

Bankanın araştırma yükümlülüğü, çek hesapları ve çek defterleri

MADDE 2 – (1) Bankalar, çek hesabı açılması ile ilgili olarak bu Kanunla kendilerine verilen görev ve yükümlülükleri yerine getirirken, çek hesabı açtırmak isteyenin yasaklı olup olmadığını bu Kanun hükümlerine göre araştırırlar; ayrıca ilgili kişinin ekonomik ve sosyal durumunun belirlenmesinde gerekli basiret ve özeni gösterirler.

(2) Bankalar, çek hesabı açtırmak isteyenlerin yasaklılık durumuna ilişkin adlî sicil kayıtlarını, açık kimliklerini saptamak için fotoğraflı nüfus cüzdanı, pasaport veya sürücü belgesi örneklerini, yerleşim yeri belgelerini, vergi kimlik numaralarını, tacir olanların ayrıca ticaret sicili kayıtlarını, esnaf ve sanatkâr olanların ise esnaf ve sanatkâr sicili kayıtlarını almak ve çek hesabının kapatılması hâlinde bunları, hesabın kapatıldığı tarihten itibaren on yıl süreyle saklamakla yükümlüdür. Yerleşim yeri yurt dışında bulunan kişiler, bankaya kendileri ile ilgili olarak Türkiye’de bir adres bildirmek zorundadır. Çekin karşılığının tamamen veya kısmen bulunmaması hâlinde, çek düzenleyenin bankaca bilinen adresleri, talebi hâlinde hamile verilir.

(3) Çek hesabı ilgilinin, vekilin veya yasal temsilcisinin imzası olmadan açılamaz. Çek hesabı açılmasını veya mevcut çek hesabından çek defteri verilmesini isteyen kişi, her defasında tacir veya esnaf ve sanatkâr olup olmadığı ve kendisi hakkında çek düzenleme ve çek hesabı açma yasağı bulunmadığı hususunda bankaya yazılı beyanda bulunur. Tüzel kişiler adına verilecek beyannamede ayrıca, tüzel kişinin yönetim organında görev yapan, temsilcisi olan veya imza yetkilisi olan kişilerin çek düzenleme ve çek hesabı açma yasağı bulunmadığı belirtilir.

(4) Hakkında çek düzenleme ve çek hesabı açma yasağı kararı bulunan gerçek kişinin, yönetim organında görev yaptığı, temsilcisi veya imza yetkilisi olduğu tüzel kişiye çek defteri verilmez.

(5) Çek defterleri bankalarca bastırılır.

(6) Çek defterlerinin baskı şeklini belirleyen esaslar, Maliye Bakanlığı, Türkiye Bankalar Birliği ve Türkiye Katılım Bankaları Birliğinin görüşü alınarak, Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankasınca Resmî Gazete’de yayımlanacak tebliğle düzenlenir. Tacir olan ve tacir olmayan kişilere verilecek çekler ile hamiline düzenlenecek çekler, açıkça ayırt edilebilecek biçimde bastırılır. Hamiline düzenlenecek çekler için sadece bu çeklere ilişkin işlemlerin işlendiği ayrı çek hesapları açılır. Hamiline düzenlenecek çeklerde, hamiline çek defteri yapraklarının kullanılması gerekir. Çek yapraklarının üzerinde “hamiline” ibaresi matbu olarak yer alır.

(7) Çek defterinin her bir yaprağına;

a) Çek hesabının numarası,

b) Çek hesabının bulunduğu banka şubesinin adı,

c) Çek hesabı sahibi gerçek kişinin adı ve soyadı, tüzel kişinin adı,

ç) Çek hesabı sahibi gerçek veya tüzel kişinin vergi kimlik numarası,

yazılır.

(8) Tüzel kişi adına çek düzenleyen kişinin adı ve soyadı, düzenlenen çek üzerine açıkça yazılır.

(9) Türk Ticaret Kanunundaki unsurları taşıması kaydıyla, düzenlenen çekin bu maddede yer alan koşullara aykırı olması çekin geçerliliğini etkilemez.

(10) Çek hesabı, ancak sahibinin veya yasal temsilcisinin yazılı talebi ya da mevduat veya katılım fonu zamanaşımı süresinin dolması üzerine kapatılabilir. Çek hesabı kapatıldıktan sonra, üzerinde yazılı bulunan düzenleme tarihine göre kanunî ibraz süresi içinde ibraz edilen çekler karşılıksızdır işlemine tabi tutulur.

(11) Esnaf ve sanatkâr odalarına kayıtlı olanlardan, tacir kişilere özgü çek hesabı açtıranlar hakkında bu Kanunun tacirlere ilişkin hükümleri uygulanır.

İbraz, ödeme, çekin karşılıksız olduğunun tespiti ve gecikme cezası

MADDE 3 – (1) Karşılığı bulunan çek, hesabın bulunduğu muhatap bankanın herhangi bir şubesine ibraz edildiğinde hamilin varsa vergi kimlik numarası saptandıktan sonra ödenir. Ancak çek, hesabın bulunduğu şubeden başka bir şubeye ibraz edildiğinde, o şubece karşılığı sorulmak suretiyle ödenir.

(2) “Karşılıksızdır” işlemi, muhatap bankanın hamile kanunen ödemekle yükümlü olduğu miktarın dışında, çek bedelinin karşılanamayan kısmıyla sınırlı olarak yapılır.

(3) Muhatap banka, ibraz eden düzenleyici dışındaki hamile, süresinde ibraz edilen her çek yaprağı için;

a) Karşılığının hiç bulunmaması hâlinde,

1) Çek bedeli altıyüz Türk Lirası veya üzerinde ise altıyüz Türk Lirası,

2) Çek bedeli altıyüz Türk Lirasının altında ise çek bedelini,

b) Karşılığının kısmen bulunması hâlinde,

1) Çek bedeli altıyüz Türk Lirası veya altında ise, çek bedelini aşmamak koşuluyla, kısmî karşılığı altıyüz Türk Lirasına tamamlayacak bir miktarı,

2) Çek bedeli altıyüz Türk Lirasının üzerinde ise, çek bedelini aşmamak koşuluyla, kısmî karşılığa ilave olarak altıyüz Türk Lirasını,

ödemekle yükümlüdür. Bu husus, hesap sahibi ile muhatap banka arasında çek defterinin teslimi sırasında yapılmış olan dönülemeyecek bir gayri nakdî kredi sözleşmesi hükmündedir. Bu fıkradaki miktar, Türkiye İstatistik Kurumu tarafından yayımlanan fiyat endekslerindeki yıllık değişmeler göz önünde tutularak Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası tarafından her yıl Ocak ayında belirlenir ve Resmî Gazete’de yayımlanır.

(4) Hamilin talepte bulunması hâlinde, karşılıksızdır işlemi; çekin arka yüzüne tahsil için bankaya ibraz edildiği tarih, hesap durumu, bankanın yükümlülüğü çerçevesinde ödediği miktar ve ibraz eden gerçek kişinin adı ve soyadı yazılmak, bu kişinin tüzel kişi adına bedeli tahsil etmesi hâlinde bu husus belirtilmek ve bu kişi ile birlikte banka yetkilisi tarafından imzalanmak suretiyle yapılır. Banka tarafından ödenen miktar düşüldükten sonra karşılıksız kalan tutar açıkça belirtilir. Hamilin imzalamaktan kaçınması hâlinde, karşılıksızdır işlemi yapılmaz.

(5) Muhatap bankanın üçüncü fıkraya göre ödemekle yükümlü olduğu tutar dahil, kısmî ödemenin hamil tarafından kabul edilmemesi hâlinde, ikinci fıkra hükmüne göre karşılıksızdır işlemi yapılır; ibraz tarihi ile ödememe nedeni çekin üzerine yazılır ve çek, üzerine imzası alınarak hamiline geri verilir; ön ve arka yüzünün fotokopisi banka tarafından saklanır. Çek hesabında hiç karşılığın bulunmaması ve hamilin sadece muhatap bankanın üçüncü fıkraya göre ödemekle yükümlü olduğu tutarın ödenmesini talep etmesi hâlinde de bu fıkra hükmüne göre işlem yapılır.

(6) Muhatap bankanın üçüncü fıkraya göre ödemekle yükümlü olduğu tutar dahil kısmî ödeme hâlinde, çekin ön ve arka yüzünün onaylı fotokopisi ücretsiz olarak hamile verilir. Çek hamili, bu fotokopiyle müracaat borçlularına veya kambiyo senetleri hakkındaki takip usullerine başvurabileceği gibi, Cumhuriyet başsavcılığına şikâyette bulunurken dilekçesine bu fotokopiyi ekleyebilir ve bunu icra daireleri ile mahkemelerde ispat aracı olarak kullanabilir. Mahkeme veya icra dairesinin istemi hâlinde çekin aslı bu mercilere gönderilir.

(7) Banka;

a) Çekin karşılığının hesapta bulunmasına rağmen hamiline ödenmesinin geciktirilmesi,

b) Kanunen ödemekle yükümlü olduğu miktarın hamile ödenmesinin geciktirilmesi,

hâllerinde, çek hamiline, her geçen gün için binde üç gecikme cezası öder. Bu hâllerde 4/12/1984 tarihli ve 3095 sayılı Kanuni Faiz ve Temerrüt Faizine İlişkin Kanun hükümleri uygulanmaz.

(8) Üzerinde yazılı bulunan düzenleme tarihinden önce ibraz edilen çekin karşılığının Türk Ticaret Kanununun 707 nci maddesi uyarınca kısmen veya tamamen ödenmemiş olması hâlinde, bu çekle ilgili olarak hukukî takip yapılamaz. İleri düzenleme tarihli çekle ilgili olarak hukukî takip yapılabilmesi için, çekin üzerindeki düzenleme tarihine göre kanunî ibraz süresi içinde bankaya ibraz edilmesi ve karşılıksızdır işlemine tabi tutulması şarttır.

Bankaların bildirim yükümlülüğü

MADDE 4 – (1) Hamiline çek hesabı sahiplerinin açık kimlikleri, adresleri, vergi kimlik numaraları, bu hesaplardan ödeme yapılan kişilere ait bu bilgiler ile bu kişilere yapılan ödemelerin tutarları ve üzerinde vergi kimlik numarası bulunmayan çeklere ilişkin bilgiler, ilgili bankalar  tarafından, dönemler  itibarıyla, Gelir İdaresi Başkanlığına  elektronik ortamda bildirilir. Bildirim dönemleri ve süreleri Türkiye Bankalar Birliği ve Türkiye Katılım Bankaları Birliğinin görüşleri alınarak Gelir İdaresi Başkanlığı tarafından belirlenir.

(2) Tacir tüzel kişi veya onun faaliyetleri ile ilişkilendirilmek kaydıyla, tüzel kişinin gerçek kişi ortakları, ortakların ilgili bulunduğu veya tüzel kişinin veya ortaklarının etkisi altında bulundurduğu gerçek kişiler ile tüzel kişinin yönetim organında görev alan veya temsilcisi sıfatını taşıyan gerçek kişiler adına açılmış olan çek hesapları, tacir tüzel kişiye ait kabul edilir. Söz konusu ilişkinin varlığına yönelik emarelerin bulunması hâlinde, hesabın bulunduğu banka şubesi durumu Gelir İdaresi Başkanlığına bildirir.

(3) Bankalar, hamiline çek defteri yaprağını kullanmadan hamiline çek düzenlendiğini tespit etmeleri hâlinde, mevcut delilleriyle birlikte durumu, tespit tarihinden itibaren en geç bir hafta içinde Cumhuriyet başsavcılığına ve Gelir İdaresi Başkanlığına bildirmekle yükümlüdür.

Ceza sorumluluğu, çek düzenleme ve çek hesabı açma yasağı

MADDE 5 – (1) Üzerinde yazılı bulunan düzenleme tarihine göre kanunî ibraz süresi içinde ibrazında, çekle ilgili olarak karşılıksızdır işlemi yapılmasına sebebiyet veren kişi hakkında, hamilin şikâyeti üzerine, her bir çekle ilgili olarak, binbeşyüz güne kadar adlî para cezasına hükmolunur. Ancak, hükmedilecek adlî para cezası, çek bedelinin karşılıksız kalan miktarından az olamaz. Mahkeme ayrıca, çek düzenleme ve çek hesabı açma yasağına; bu yasağın bulunması hâlinde, çek düzenleme ve çek hesabı açma yasağının devamına hükmeder. Bu davalar, çekin tahsil için bankaya ibraz edildiği veya çek hesabının açıldığı banka şubesinin bulunduğu yer ya da hesap sahibinin yahut şikâyetçinin yerleşim yeri mahkemesinde görülür.

(2) Birinci fıkra hükmüne göre çek karşılığını ilgili banka hesabında bulundurmakla yükümlü olan kişi, çek hesabı sahibidir. Çek hesabı sahibinin tüzel kişi olması hâlinde, bu tüzel kişinin malî işlerini yürütmekle görevlendirilen yönetim organının üyesi, böyle bir belirleme yapılmamışsa yönetim organını oluşturan gerçek kişi veya kişiler, çek karşılığını ilgili banka hesabında bulundurmakla yükümlüdür.

(3) Çek hesabı sahibi gerçek kişi, kendisi adına çek düzenlemek üzere bir başkasını temsilci veya vekil olarak tayin edemez. Gerçek kişinin temsilcisi veya vekili olarak çek düzenlenmesi hâlinde, bu çekten dolayı hukukî ve cezaî sorumluluk çek hesabı sahibine aittir.

(4) Karşılıksız çek düzenleyen, adına karşılıksız çek düzenlenen ve ileri düzenleme tarihli çek üzerinde yazılı tarihe göre kanunî ibraz süresi içinde ibrazında, karşılığını ilgili banka hesabında bulundurmayan gerçek ve tüzel kişi hakkında, soruşturma evresinde Cumhuriyet savcısının talebi üzerine, sulh ceza hâkimi tarafından, kovuşturma evresinde resen mahkeme tarafından, karşılıksız çıkan her bir çekle ilgili olarak, çek düzenleme ve çek hesabı açma yasağı kararı verilir.

(5) Çek düzenleme ve çek hesabı açma yasağı kararı ile ilgili olarak, herhangi bir adres değişikliği bildiriminde bulunulmadığı sürece ilgilinin çek hesabı açtırırken bildirdiği adrese 11/2/1959 tarihli ve 7201 sayılı Tebligat Kanununun 35 inci  maddesine  göre  derhal  tebligat çıkarılır. Adresin bankaya yanlış bildirilmesi veya fiilen terkedilmiş olması hâlinde de, tebligat yapılmış sayılır.

(6) Hakkında çek düzenleme ve çek hesabı açma yasağı kararı verilmiş olan kişi, elindeki bütün çek yapraklarını ait olduğu bankalara iade etmekle yükümlüdür. Bu kişi adına yeni bir çek hesabı açılamaz.

(7) Hakkında çek düzenleme ve çek hesabı açma yasağı kararı verilmiş olan kişi, kararın kendisine tebliğ edildiği tarihten itibaren on gün içinde, düzenlemiş bulunduğu ve henüz karşılığı tahsil edilmemiş olan çekleri, düzenleme tarihlerini, miktarlarını ve varsa lehtarlarını da göstermek suretiyle, muhatap bankaya liste hâlinde vermekle yükümlüdür.

(8) Çek düzenleme ve çek hesabı açma yasağı kararına ilişkin bilgiler, güvenli elektronik imza ile imzalandıktan sonra, Adalet Bakanlığı Ulusal Yargı Ağı Bilişim Sistemi (UYAP) aracılığıyla Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankasına elektronik ortamda bildirilir. Bu bildirimler ile bankalara yapılacak duyurulara ilişkin esas ve usuller, Adalet Bakanlığının uygun görüşü alınarak Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası tarafından belirlenir.

(9) Karşılıksız kalan bir çekle ilgili olarak yapılan soruşturma veya kovuşturma neticesinde;

a) Cumhuriyet savcısı tarafından kovuşturmaya yer olmadığına,

b) Mahkeme tarafından, beraat, ceza verilmesine yer olmadığı, davanın düşmesi veya davanın reddine,

karar verilmesi hâlinde, aynı kararda, çek düzenleme ve çek hesabı açma yasağının kaldırılmasına da karar verilir. Bu karar, kesinleşmesi hâlinde, Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankasına sekizinci fıkradaki usullere göre bildirilir ve ilân olunur.

(10) Koruma tedbiri olarak verilen çek düzenleme ve çek hesabı açma yasağı kararına yapılan itirazın kabulü hâlinde, bu kararla ilgili olarak da sekizinci fıkradaki bildirim ve yayımlanma usulü izlenir.

(11) Birinci fıkrada tanımlanan suç nedeniyle kamu davasının açılmasının ertelenmesine, hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına, ön ödemeye ve 4/12/2004 tarihli ve 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanununun 297 nci maddesinin üçüncü fıkrasındaki tebliğnamenin tebliğine ilişkin hükümler uygulanmaz.

Etkin pişmanlık ve yasak kararının kaldırılması

MADDE 6 – (1) Karşılıksız kalan çek bedelini, üzerinde yazılı bulunan düzenleme tarihine göre kanunî ibraz tarihinden itibaren işleyecek 3095 sayılı Kanuna göre ticarî işlerde temerrüt faiz oranı üzerinden hesaplanacak faizi ile birlikte tamamen ödeyen kişi hakkında;

a) Soruşturma aşamasında Cumhuriyet savcısı tarafından kovuşturmaya yer olmadığına,

b) Kovuşturma aşamasında mahkeme tarafından davanın düşmesine,

c) Mahkûmiyet hükmünün kesinleşmesinden sonra mahkeme tarafından hükmün bütün sonuçlarıyla ortadan kaldırılmasına,

karar verilir.

(2) Şikâyetten vazgeçme hâlinde de birinci fıkra hükmü uygulanır.

(3) Kişi, mahkûm olduğu adlî para cezası tamamen infaz edildikten veya bu cezayı ödemediği için hakkında hapis uygulanıp serbest bırakıldıktan itibaren üç yıl ve her hâlde yasağın konulduğu tarihten itibaren on yıl geçtikten sonra, hükmü veren mahkemeden çek düzenleme ve çek hesabı açma yasağının kaldırılmasını isteyebilir; mahkemenin vereceği karara itiraz edebilir. Çek düzenleme ve çek hesabı açma yasağının kaldırılmasına ilişkin karar kesinleştiğinde, yasağın kaldırıldığı, Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankasına 5 inci maddenin sekizinci fıkrasındaki usullere göre bildirilir ve ilân olunur.

Diğer ceza hükümleri

MADDE 7 – (1) Tacirin ticarî işletmesiyle ilgili iş ve işlemlerinde, tacir olmayan kişinin çek defterini kullanarak çek düzenleyen ve düzenleten kişi altı aydan iki yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.

(2) Tacir olmayan kişiye tacir kişiye verilmesi gereken çek defteri veren banka görevlisi hakkında elli günden yüzelli güne kadar adlî para cezasına hükmolunur.

(3) 2 nci maddenin üçüncü fıkrasındaki yükümlülüğe aykırı olarak bankaya gerçek dışı beyanda bulunan kişi, üç aydan iki yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. Beyanname almadan veya beyannameye rağmen, hakkında çek düzenleme ve çek hesabı açma yasağı bulunan kişiye veya bu kişinin yönetim organında görev yaptığı veya temsilcisi ya da imza yetkilisi olduğu tüzel kişiye çek defteri veren banka görevlileri elli günden yüzelli güne kadar adlî para cezası ile cezalandırılır.

(4) Kısmen veya tamamen karşılığı bulunmayan çekle ilgili olarak, talebe rağmen, karşılıksızdır işlemi yapmayan banka görevlisi, şikâyet üzerine bir yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.

(5) Karşılığı tahsil edilmek üzere bankaya ibraz edilen çekin karşılığının hesapta mevcut olmasına rağmen, hamile ödemede bulunmayan ya da bankanın kanunen ödemekle yükümlü olduğu miktarı hamile ödemeyen banka görevlisi, şikâyet üzerine bir yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.

(6) Hakkında çek düzenleme ve çek hesabı açma yasağı kararı verilmiş olan kişi, buna rağmen çek düzenlerse, fiil daha ağır cezayı gerektiren başka bir suç oluşturmadığı takdirde, bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.

(7) Hakkında çek düzenleme ve çek hesabı açma yasağı kararı verilmiş olan kişi adına çek hesabı açan banka görevlisi, üç aydan bir yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.

(8) Çek defteri basmaya veya bastırmaya kanunen yetkili kılınanlar dışında çek defteri basanlar ve bastıranlar iki yıldan beş yıla kadar hapis ve binbeşyüz güne kadar adlî para cezasıyla cezalandırılır.

(9) Hamiline çek defteri yaprağını kullanmadan hamiline çek düzenleyen kişi, bu aykırılığı içeren her bir çekle ilgili olarak, bir yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.

(10) 2 nci maddenin, sağlanması ve saklanması gereken bilgi ve belgelere ilişkin hükmüne aykırı hareket edilmesi veya çekin karşılıksız çıkması dolayısıyla hamili tarafından talep edilmesi üzerine düzenleyicinin banka kayıtlarındaki adreslerinin kendisine verilmemesi hâlinde, ilgili bankaya Cumhuriyet savcısı tarafından beşyüz Türk Lirasından beşbin Türk Lirasına kadar idarî para cezası verilir.

Hesaben ödeme

MADDE 8 – (1) Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası, çeklerin banka şubeleri arasında hesaben ödenmesini sağlayacak tüzel kişiliği haiz sistemi kurmaya ve gözetimi altında yürütmeye yetkilidir. Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası, bu yetkiyi uygun göreceği başka bir kuruluş aracılığıyla da kullanabilir.

(2) Hesaben ödeme sisteminin kuruluş ve işleyişi, Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankasınca çıkarılacak ve Resmî Gazete’de yayımlanacak bir yönetmelikle düzenlenir.

(3) Yönetmelikte belirtilen esaslar çerçevesinde çeklerin fizikî olarak ibraz edilmeksizin sadece çek bilgileri üzerinden bankalararası takas odaları aracılığı ile elektronik ortamda muhatap bankaya gönderilerek işlem görmesi, 6762 sayılı Türk Ticaret Kanununun 710 uncu maddesine göre takas odasına ibraz hükmündedir.

(4) Takas odaları aracılığıyla ibraz edilmiş çekler için, 3 üncü maddenin üçüncü fıkrasında belirlenen sorumluluk miktarı dâhil, kısmî ödeme yapılmaz. Bu durum, muhatap bankanın sorumluluk tutarını ödeme yükümlülüğünü ortadan kaldırmaz. Ancak, takas odaları aracılığıyla ibraz edilen çekin, hesapta yeterli karşılığının olmadığının belirlenmesi hâlinde muhatap banka tarafından, hesapta bulunan kısmî karşılık tutarı, çeki ibraz eden hamil lehine onbeş gün süreyle bloke edilir.

Yürürlükten kaldırılan mevzuat

MADDE 9 – (1) 19/3/1985 tarihli ve 3167 sayılı Çekle Ödemelerin Düzenlenmesi ve Çek Hamillerinin Korunması Hakkında Kanun ile 26/2/2003 tarihli ve 4814 sayılı Çekle Ödemelerin Düzenlenmesi ve Çek Hamillerinin Korunması Hakkında Kanunda Değişiklik Yapılmasına İlişkin Kanunun geçici 1 ilâ geçici 5 inci maddeleri yürürlükten kaldırılmıştır.

Geçiş hükümleri

GEÇİCİ MADDE 1 – (1) Bankalar, Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankasınca bu Kanunun yürürlüğe girdiği tarihten itibaren bir ay içinde, 2 nci maddeye göre yayımlanacak tebliğde belirlenen esaslara uygun olarak yeni çek defterleri bastırırlar.

(2) Bankalar, 1/7/2010 tarihine kadar müşterilerine yeni çek defterlerini verir ve ellerindeki eski çek defterlerini imha ederler.

(3) Bankaların müşterilerine verdikleri eski çek defterleriyle ilgili olarak, 3167 sayılı Kanun hükümlerinin uygulanmasına devam olunur. 26/9/2004 tarihli ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanununun 7 nci maddesi hükmü saklıdır.

(4) Bu Kanunun yürürlüğe girdiği tarihe kadar 3167 sayılı Kanunun 16 ncı maddesinde tanımlanan suçtan dolayı açılmış olan davalar bakımından asliye ceza mahkemesinin görevi devam eder.

(5) 31/12/2011 tarihine kadar, üzerinde yazılı düzenleme tarihinden önce çekin ödenmek için muhatap bankaya ibrazı geçersizdir.

(6) Bu Kanunun 5 inci maddesinin sekizinci fıkrası uyarınca yapılacak bildirimler, 1/7/2010 tarihine kadar yazılı ortamda yapılabilir.

(7) Bu Kanunla yürürlükten kaldırılan 3167 sayılı Kanunun 6 ncı maddesi uyarınca kurulmuş olan Bankalararası Takas Odaları Merkezi, bu Kanunun 8 inci maddesinde öngörülen tüzel kişiliği haiz sistem kuruluncaya kadar faaliyetlerine devam eder ve yeni kurulacak tüzel kişiliğe herhangi bir işleme gerek kalmaksızın devrolunur. Yeni kurulacak tüzel kişilik bu devir nedeniyle doğacak her türlü vergi, resim, harç ve fondan muaftır.

GEÇİCİ MADDE 2 – (1) 3167 sayılı Kanunun 16 ncı maddesinde tanımlanan suçtan dolayı, 1/11/2009 tarihi itibarıyla, haklarında soruşturma veya kovuşturma başlatılmış ya da kesinleşmiş bir hükümle mahkûm olan kişilerin;

a) Şikâyetçi ile belirledikleri miktarın belirli vadelerde ödenmesi hususunda anlaşmaya varmaları ve anlaşmanın bir nüshasının şikâyetçi veya yasal temsilcisi tarafından Cumhuriyet başsavcılığına veya mahkemeye verilmesi hâlinde, anlaşmada öngörülen süre kadar soruşturma veya kovuşturmanın durmasına, hükmün infazının ertelenmesine veya durdurulmasına karar verilir. Anlaşmaya varılmış olması, şikâyetçi bakımından şikâyetin geri alınması sonucunu doğurmaz.

b) Bu Kanunun 6 ncı maddesi hükmüne göre ödenmesi gereken miktarı belirli vadelerde ödeyeceğini taahhüt etmesi ve taahhütnamenin, kendisi veya yasal temsilcisi tarafından Cumhuriyet başsavcılığına veya mahkemeye verilmesi hâlinde, anlaşma aranmaksızın, taahhütnamede belirtilen süre kadar, soruşturma veya kovuşturmanın durmasına, hükmün infazının ertelenmesine veya durdurulmasına karar verilir. Bu durumda, ödeme süresi, taahhütnamenin yapıldığı tarihten itibaren iki yılı geçemez. Taahhütnamede yer alacak birinci yıl taksidi, borcun üçte birinden az olamaz. Taahhütnamenin bir örneği alacaklıya gönderilir.

(2) Birinci fıkrada yazılı anlaşma veya taahhütnamenin en geç 1/4/2010 tarihine kadar düzenlenmiş ve mercîlerine verilmiş olması şarttır. Birinci fıkranın (b) bendinden yararlanan kişi, taahhütnamede belirttiği süre içinde şikâyetçi ile anlaşmaya varması ve bu anlaşmanın bir nüshasının şikâyetçi veya yasal temsilcisi tarafından mercilerine verilmiş olması hâlinde, aynı fıkranın (a) bendi hükmünden yararlanır.

(3) Soruşturma veya kovuşturmanın durması hâlinde dava zamanaşımı; hükmün infazının ertelenmesi veya durdurulması hâlinde ise ceza zamanaşımı işlemez.

(4) Anlaşmanın gereği gibi ifa edilmiş veya bu Kanunun 6 ncı maddesi hükmüne göre ödenmesi gereken miktarın ödenmiş olması hâlinde; kovuşturmaya yer olmadığına, davanın düşmesine veya hükmün bütün sonuçlarıyla ortadan kaldırılmasına karar verilir.

(5) Şikâyetçinin başvurusu üzerine, anlaşma veya taahhüde uyulmadığının tespiti hâlinde, soruşturmaya, kovuşturmaya veya hükmün infazına devam edilir.

(6) Soruşturma veya kovuşturması durdurulan ya da hükmün infazı ertelenen veya durdurulan kişi hakkında Ceza Muhakemesi Kanununun 109 uncu maddesinin üçüncü fıkrasının (a) bendinde yer alan adlî kontrol tedbirine karar verilebilir.

Yürürlük

MADDE 10 – (1) Bu Kanun yayımı tarihinde yürürlüğe girer.

Yürütme

MADDE 11 – (1) Bu Kanun hükümlerini Bakanlar Kurulu yürütür.